27 Temmuz 2009 Pazartesi

YAŞAMA SANATI

Düşmanlarınizı düşünmek için ayıracağınız bir dakika düşmanlarınızdan daha değerlidir.
Nefret ve intikam hissi size büyük zararlar verir.

Aristo şöyle diyor: 'Ideal insan iyilik yapmaktan zevk alır. Kendisine iyilik yapılırsa mahcubiyet duyar.
Çünkü iyilik yapmak üstünlük işareti, bir iyiliğe muhtaç duruma düşmek zaaf işaretidir.'

Karşılaşacağımiz nankörlükten dolayı üzülmemek için hazırlıklı olalım.
Karşılık beklemeden iyilik yapalım.

Mutluluk minnet beklemekte değil, minnet gösterilmesinden rahatsızlık duyulacak olgunluğa erişmektir.

1) Dinleme...
Ama gerçekten dinleyin. Kesmeden, hayal kurmadan, vereceğiniz cevabı düşünmeden... Can kulağıyla dinleyin.

2) Konuşma ...
İçinizde var olan güzel, kötü her şeyi konuşarak paylaşmasını bilin ..Ancak bu sizin yeni ve daha sağlıklı düşünce ve ilişkilere giden yolunuzu açacaktır

3) Sevgi...
Kucaklamalar, öpücükler, sırt sıvazlamalar ve el tutmalar konusunda cömert olun. Bu ufak hareketler, aileniz ve dostlarınıza olan sevginizi daha açık göstermenizi sağlayabilir.

4) Kahkaha...
Fıkra anlatın, neşeli hikâyeleri paylaşın. Bu armağanınız 'seninle birlikte gülmeyi seviyorum' anlamina gelir.

5) Yazili bir not...
Basit bir 'Yardımın için teşekkürler' notu, ya da belki bir şiir... Kısa, elle yazılmış bir not bazen ömür boyu hatırlanır.

6) Iltifat...
Basit, içtenlikle söylenen bir söz ('Bu renk sana ne çok yakışmış', 'Harika bir iş çıkardın', 'Yemek nefis olmuş' gibi) karşınızdakinin içini aydınlatır.

7) Iyilik...
Her gün, rutininizi kırıp birisine hoş, nazik bir şey yapın. Karşılığında din ve hayat ile pazarlık yapmadan sadece karşınızdaki insana bunu yapmak istediğiniz için yapın bunu.

8) Yalnızlık...
Bazen tek istediğimiz yalnız kalmaktır. Bu anlara duyarlı olun ve ihtiyacı olana yalnız kalma armağanını verin.

9) Neşeli bir yapı...
Birine tatlı bir söz söylemek gibisi yoktur. Selâm vermek veya teşekkür etmek o kadar zor mu?

10) Saygı ...
Hayatınızdaki alışkanlıklarınızı veya doğru bulduklarınızı uygularken hayatınızda önem ve değer verdiklerinizi
ihmal etmeyin. Unutmayın ki, yarına yaratılanın senedi yoktur ve bu gün başka bir şey için ertelediğiniz için
yarın çok geç olabilir.

11) Ölüm ...
Ölümü hayat rüyası içinde unutmayın çünkü bu gün gördüğünüz kişi yarın olmayabilir bu yüzden baktığınız
göze bir daha bakın, tuttuğunuz eli bir daha tutun, sevdiğiniz kişiye/lere bir kere daha sarılın ve en önemlisi ertelediklerinizi ertelemeden anda yaşamak için fırsat bulun.

Ilişkilerinizde kısır döngüler yaşıyor musunuz?

Gerçek yaşamda ve izlediğim bir çok filmde, filmin kahramanlarının birbirleri ile aralarındaki sorunların en büyük sebeplerinden bir tanesi, hatta belkide en önemlisi kişilerin bir birleri ile konuşmamaları. Aralarında hiç konuşmadıklarını kastetmiyorum elbette. Bazı konuları konuşmamaları, biriktirmeleri ve sonrasında bunların arapsaçına dönmesi.

Bir dizi film hatırlıyorum. Kadın kahramanın annesi kayıptır ya da nerede olduğu bilinmemektedir. Genç kadın nüfuzlu ve maddi durumu iyi bir erkek ile evlenir. Erkek eşinin annesini bulmaya kararlıdır. Ama bu arama faaliyetini eşinden gizli sürdürmektedir. Çünkü amacı eşine süpriz yapmaktır. Erkek arama faaliyetleri kapsamında kimi zaman akşam eve geç gelmekte, kimi zaman şehir dışı seyahatler yapmakta, kimi zaman esrarengiz telefon konuşmaları yapmaktadır. Arama faaliyetlerinin tamamlanmasına çok az kalmıştır. Bunlar olup biterken genç kadın olanları hissetmekte, anlam verememekte, eşine sorduğu sorulara tatmin edici cevaplar alamamaktadır. Bir taraftanda bu belirsizlikler yüzünden eşinin hayatında başka kadın olduğu şüphesini taşımaktadır. Bir gün kirli çamaşırları makinaya yerleştirirken eşinin gömlek cebinden bir kağıt düşer ve kağıtta bir cep telefon numarası vardır. İstediği bilgiyi yakalamıştır. Telefonu arar, adres alır ve adrese gider. Tahmin edebileceğiniz gibi adreste annesi ile karşılaşmıştır. Bütün süpriz çabaları boşa çıkmış, diğer taraftanda genç kadın belkide sebepsiz yere içinde fırtınalar yaşamıştır. İyi niyetle gösterilen çabalar neredeyse bir felakete sebep olabilecek noktaya gelmiştir. Tek problem ne sormamak, konuşmamak ve belkide dinlememek.

Bu sadece aile yaşamında değil, iş hayatında ve arkadaş ilişkilerinde de benzer şekillerde ve boyutlarda yaşanabiliyor. Hatta sonuçların buradakinden farklı olduğu durumlarda yaşanabiliyor. Sormamak, konuşmamak, belkide dinlememek, hatta çözüme ulaştırmamak yaşamımızda bir kısır döngünün oluşmasına sebep oluyor. Kısır döngüler, ilişkiyi yıpratıyor, yeniden üretme yeteneklerini ise neredeyse yok olacak seviyeye getiriyor.
İlişkilerin çoğu bir süre sonra kısır bir döngüye dönüşüyor. Eğer, egomuza yenilir ve “ben şu şu fedakarlıkları yaptım, şu konularda gayret sarfettim, şimdi sıra onda” ve “neden hep ben, birazda o yapsın” tuzaklarına düşersek, olumsuz bir kısır döngü girdabına girer ve genellikle mutsuz, başarısız oluruz. Birde bu girdapta dönerken karşımızdaki kişi ya da kişiler ile konuşmazsak bu sıkıntı daha büyür. Bir gün patlama noktasına geldiğinde arada ufak ufak konuşmalar yaparak çözülebilecek, aşılabilecek konular, çözülemez noktalara gelebilecektir.

Aslında farklı bir paradigma ile düşünerek kısır döngüyü bizzat kendimiz yaratıp kontrolümüzde tutma şansımız var. Elbette olumlu tarafından bakarak ve olumlu şekilde kurgulayarak. Yani iş ya da özel yaşamda olsun “onun beni mutlu etmesini, onunla iyi ilişkiler sürdürmeyi, uyum içinde yaşamayı çalışmayı istiyorum...” kısır döngüsüne girebiliriz.

“İyi ama bu karşılıklı olmalı” dediğinizi duyar gibiyim.
Peki bir iki “iyi ama” ile başlayan cümlede benden
“İyi ama denemeden karşılık alıp alamayacağımızı nasıl bileceğiz?”
“İyi ama iki taraftan biri başlamazsa bu olumlu kısır döngüyü kim kuracak?”
NE DERSİNİZ??

GELECEĞİN EN GÖZDE 23 MESLEĞİ

ÖSS adayları "yanlış bir dersane bir yıl, yanlış bir üniversite dört yıl, yanlış bir meslek kırk yılınıza mal olur"
sözüne kulak asmak istiyorsanız bu haberi mutlaka okuyun...

Türkiye, nüfusu itibariyle oldukça genç bir ülke. 2023 yılında da her üç kişiden birinin 22 yaş altında olacağı hesaplanıyor. Bugün ilköğrenim çağında olan çocuklar Cumhuriyet’in 100. yılını kutlayacağımız 2023 yılında
birer iş insanı olacaklar. Peki onları nasıl bir iş dünyası bekliyor?

Her şeyden önce çoğu iyi eğitimli, yetkin ve geliştirilebilir yetenekleri olan bu gençleri bugünden farklı
bir iş yapış şeklinin beklediğini söylemek doğru olur. Yaratıcı bir iş hayatı modelinin öne çıkacağı bu
dönemde, meslek farklılaşmasının azalacağından bahsediliyor. Çalışmanın mekandan bağımsızlaşmasının yanında, yatay iş örgütlenmesi ve iş hayatındaki kararların giderek otomatize olması söz konusu olacak.

Yıldızı parlayacak meslekler

Bugün olduğu gibi gelecekte de bazı meslek ve pozisyonların gözde olması bekleniyor.
Gelecekte ön plana çıkacak sektörler, gözde mesleklerin hangileri olacağının bir göstergesi. Geçmişte,
gıda sektörü çok fazla teknoloji gerektiren bir sektör olmamasına rağmen, günümüzde tüketicilerin hijyen standartları yüksek ortamlarda üretilmiş sağlıklı ürünleri talep etmeleri bu sektörde ileri teknolojiyi gerekli
kılıyor. Dolayısıyla gelecekte gıda ve beslenme mühendisliği, diyetisyenlik mesleğinin ön plana çıkacağını söylemek hiç de zor değil.

Değişim gösteren ve tüketici talepleri doğrultusunda şekillenen bir diğer sektör de perakendecilik. Bu
alanda hizmet kalitesi ön plana çıkarken, firmaların başarısında hız ve müşteri memnuniyeti de giderek
artan bir şekilde sektörde belirleyici rol oynuyor. Uzmanlar özellikle bu sektörde yöneticilere gelecekte
ihtiyacın artacağını vurguluyor.

Sağlık da yıldızı parlayacak sektörler arasında sayılıyor. Estetik cerrahi, sağlık yönetimi, fizik tedavi
uzmanlığı popülerliği artacak branşlar olarak gösteriliyor. Bilgi güvenliği, müşteri güvenliği, alt yapı ve
kimlik güvenliği ile klasik anlamda güvenlik hızla gelişecek pozisyonlar arasında yer alıyor.

Uzmanlar gelecekte elektronik medyanın, evlere yönelik bilgiye erişme ile bilgiyi kullanma ürünlerinin
yükselen ürünler olması bekleniyor. Bu nedenle de elektronik ve haberleşme mühendislerinin ulusal
ve uluslararası boyutta birçok iş imkanı bulabileceği söyleniyor.

AB etkili olacak

Avrupa Birliği’ne entegrasyon süreciyle birlikte, Türk iş mevzuatının birliğin yapısına uyumu konusunda ciddi çalışmalar başlayacak. My Danışmanlık şirketinin sahibi Müge Yalçın bu çalışmalar kapsamında çok sayıda yetişmiş insan gücüne ihtiyaç duyulacağını söylüyor. “Özellikle proje ve dil uzmanlığı, birliğin üye ülkeleriyle yazışmaların yürütülebilmesi ve insan kaynakları süreçlerinden üretime birçok konuda entegrasyonun gerçekleştirilebilmesinde önem kazanacak uzmanlıklar arasında yer alacak´´ diyen Yalçın şöyle konuşuyor:
Egon Zehnder İstanbul Yönetici Ortağı Murat Yeşildere gelecek yıllarda öne çıkacak dört pozisyon olduğunu söylüyor. Uzun dönem varlık yöneticisi, sivil toplum örgütü yöneticisi, hukuk uzmanı ve yönetim kurulu üyeliği olarak sıraladığı bu pozisyonları ve onlar için gerekli bilgi ve yetkinlikleri ise Yeşildere şöyle anlatıyor:
“Türkiye’de finans piyasalarında derinliğin artması, inişli çıkışlı hareketlerin azalması ve yatırımların vadesinin uzaması, bunlara uygun yönetim kaynakları ihtiyacını da arttıracak. Özel emeklilik sektörünün gelişmesi ile Türkiye’de uzun dönemli varlık yöneticisi ihtiyacı tam anlamıyla patlayacak. Önümüzdeki onbeş yılda sivil toplum örgütlerine artacak talebin de körüklemesi ile sivil toplum örgütlerinde her seviye ve fonksiyondan genel müdür, genel sekreter, fon yönetimi koordinatörü, gönüllü koordinatörü, stratejik planlama koordinatörü, gibi yönetim kaynağına ihtiyaç olacağı gözükmekte . Ülkemizde hukuk konusunda yetişmiş birçok değerli uzman ve yetkin yönetici bulunmakla birlikte, iş ortamlarında hukuk konusunu analitik platformlarda dile getirmiş ve kendisini bu konularda geliştirme becerisi kazanmış, yabancı dil bilen ve bunu mesleki alanda kullanmış, yöneticilik tecrübesi kazanmış hukuk uzman sayısının sınırlı olduğunu gözlemliyoruz.´´

IT de gelecek var

Son yıllarda bazı şirketler AB bölgesine hizmet veren Call Center’larını ve IT departmanlarını Türkiye’ye kaydırmaya başladılar. Gelecekte finans, otomotiv, elektronik, ilaç gibi tüm sektörlerdeki firmaların IT ve
Ar-Ge departmanlarını Türkiye’ye taşımasını beklediklerini dile getiren Data Expert yönetim kurulu başkanı
Hasan Altunkaya bunun nedenini şöyle ifade ediyor:

“Türkiye Avrupa’ya yakın, saat farkı yok. (Human-touch) Yönetimde insan iletişim mesafesinin yakınlığı söz konusu. Avrupa’ya göre maliyet avantajına sahip özellikle de ücretlerde. Genç ve dinamik bir nesil var.
İş ortağı ve yan saniyi mevcut. Çalışanlardan daha fazla verim alınabiliyor.Bu yüzde şirketler Türkiye’yi tercih ediyorlar.´´ Türkiye’de gençlerin çoğunun bilişim ile ilgili lisans düzeyinde bölümleri tercih ettiğine de dikkati çeken Altunkaya ancak hala bazı alanlarda yetişmiş insan kaynakları açığı olduğunu dile getiriyor. Altunkaya sözlerine şöyle devam ediyor:

“Yazılım Mühendisi, Uzman Yazılım Mühendisi,Yazılım Mimarı, Yazılım Geliştirme Uzmanları’na özellikle JAVA/C ve deneyimi olanlara ihtiyaç var. Ayırca sofware tasarım ve hardware tasarım uzmanları da şimdi olduğu gibi gelecekte de aranan pozisyonlar arasında olacak. Bunun dışında IT güvenlik, IT teknik analist, IT businnes analist, Network mühendisleri, veri tabanı uzmanları, destek elemanları da bugün olduğu gibi gelecekte de aranan pozisyonlar olacak.´´

Uzmanlık daha çok kazanç getirecek

Gelecekte bilgi teknolojileri ve genetik gibi yeni nesil alanların ön plana çıkacağı tüm İK danışmanlarınca söyleniyor. Human Resources Management İstanbul Ofis Yöneticisi Alihan Irmakkesen bunun insan kaynakları, pazarlama, satış, üretim teknolojileri, halkla ilişkiler, finans türü nispeten “geleneksel´´ fonksiyonların öneminin azalacağı anlamına gelmediğini belirtiyor ve “Teknolojik dönüşüm, her sektörde ve her alanda, “çok daha nitelikli´´ profesyoneller gerektirecek´´ diyor.

Amrop International Türkiye Yönetici Ortağı Yeşim Toduk Akiş ise gelecekte matriks organizasyonlarda
çalışma becerisi ve insan yönetiminin sanal yapıldığı proje yöneticiliği işlerinin çoğalacağını öngörüyor.
Peki bu yeni döneme nasıl hazırlanmak gerekiyor? İK yöneticileri başta olmak üzere, stratejik süreçlerde
rol alan tüm yöneticilerin izleyecekleri yol haritasının birinci adımının, geleneksel zihin haritalarını dönüştürmek
ve yeniden ayarlamak olduğunu söylüyor Alihan Irmakkesen. “Zihin haritaları değişmeden, yol haritasının bir anlamı yok´´ diyen Irmakkesen, yöneticilerin bugünden, “yarının kriterlerini´´ belirlemeleri gerektiğini vurguluyor.

HANGİ MESLEKLER NEDEN GÖZDE OLACAK?

Elektronik ve haberleşme mühendisliği:
Gelecekte elektronik medyanın, evlere yönelik bilgiye erişme ile bilgiyi kullanma ürünlerinin yükselen
ürünler olması bekleniyor. Bu nedenle de üniversitelerin ilgili bölüm mezunlarının ulusal ve uluslararası
boyutta birçok iş imkanı bulabileceği söyleniyor.

Uluslararası hukuk:
Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecine girmesi ve yabancı sermaye girişinin daha da artması bu alanda yetişmiş hukukçulara olan ihtiyacı sürekli kılacak.

Uluslararası ilişkiler:
Farklı ülkelerle profesyonel platformlarda ilişkilerimizin artmasıyla birlikte bu alandan mezun kişilerin kamu
ve özel sektörde iş bulma olanakları artacak.

Bilgisayar bilimleri mühendisliği:
Bilgisayar teknolojisi geliştikçe bilgisayar mühendislerine olan ihtiyaç da sürecek.

Veri madenciliği ve analistliği:
Bankalar, telekom operatörleri, perakendeciler ve ISP’ler gibi yoğun olarak verilerle çalışan firmalar, bu
verilerini çıkarıp analiz eden veri madencilerine ve analistlerine ihtiyaç duyuyor ve duymaya da devam edecek.

Kod Kırıcılar:
Bugün birçok şirket bünyesinde çalıştırılan kod kırıcılar, bilgisayarların iş ve özel hayatımıza daha çok girmesiyle beraber önemlerini artıracaklar.

Bilgi Mühendisliği:
Bilgilerin sistemde bildirimlerinin interaktif şekilde kullanılmasını ve kodlama işlemlerini gerçekleştiren bu
kişiler gelecekte de ön planda olacak.

Güvenlik hizmetleri (Bilgi güvenliği dahil güvenliğin her dalı):
Özellikle bankalarda, perakende sektöründe ve devlet kademelerinde büyük miktarda iş yapan firmalar güvenliği onlar için kritik olduğundan Elektronik Güvenlik Yöneticisi pozisyonuna önem veriyorlar. Bunun haricinde yeni kurulan siteler ve alışveriş merkezlerinde de güvenlik önemli bir pozisyon haline gelecek.

Genetik bilimleri mühendisliği:
Tıpta kalıtsal hastalıkların tanısının konması ve tedavisi ile ilgili çalışmalar artarak devam ederken
istenilen niteliklere sahip bitki ve hayvanların yetiştirilmesi konusunun da üzerinde duruluyor. Bu da
genetik mühendislerine ihtiyacı sürekli kılıyor.

Endüstri mühendisliği:
Bütünleşik üretim ve hizmet sistemlerinin tasarımını yapan, planlayan, bu sistemleri yöneten ve çevrimini sağlayan, girdilerin en efektif şekilde kullanılması ve süreçlerin performansının yükseltilmesi ve kalitenin artırılması konusunda çalışan bu kişilere bugün olduğu gibi gelecekte de ihtiyaç olacak.

Biyoteknoloji uzmanlığı:
Gelecekte üçüncü nesil ürünlerin üretilmesi söz konusu olacak. İşte bu nokta biyoteknoloji uzmanlarına
ihtiyacın artacağı söyleniyor.

Psikoloji:
Türkiye’de hızla gelişen bir disiplin olan psikoloji bölümünden mezun olanlar, ilgi alanlarına göre insan kaynakları uzmanlığı, kamuoyu ve Pazar araştırma şirketleri ve diğer kurumlarda araştırmacı olarak çalışabilecekleri gibi yuva psikoloğu gibi görevler de üstlenebiliyorlar. Dolayısıyla bugün olduğu gibi
gelecekte de bu meslek popülerliğini sürdürecek gibi görünüyor.

Koruyucu hekimlik:
Sağlık konusunda insanların bilinçlenmesiyle hastalıkların bulaşma yollarının engellenmesi, aşılama ve sağlık eğitimine olan ilgi arttı. Bunun sonucunda günümüzde olduğu gibi gelecekte de koruyucu hekimliğin öneminin artacağı düşünülüyor

Sağlık yönetimi:
Sağlık kuruluşlarındaki modernleşme ve dünya standartlarına uyum gösterme çabaları sağlık yönetimini günümüzde yönetim biliminin çok spesifik bir alt dalı haline getirdi. Özel sağlık sektöründe artan yatırımlar da sağlık yöneticilerine olan ihtiyacın artmasına neden oluyor.

Estetik cerrahi:
İnsanların güzellik konusunda gösterdiği hassasiyet sürdükçe bu alanda iş hacmi hep söz konusu olacak Evde bakım hizmetleri: Evde bakım hizmetleri sektörü geliştikçe bu alanda çalışacak uzmanlara olan ihtiyaç da artacak.

Fizik tedavi uzmanlığı:
Ortalama yaşam beklentisi artarken, yaşam kalitesi de ön plana çıkıyor. Yaşamı daha kaliteli hale getiren branşlardan biri olan fizik tedavi de bu doğrultuda gelecekte de önemli olacak.

Diyetisyenlik: Beslenme konusunda bilinçlenmeyle beraber diyetisyenlik Türkiye’de gelişen bir meslek olarak karşımıza çıkıyor Danışmanlık: Son yıllarda yaygınlaşan hem bireysel hem de kurumsal danışmanlık alanı gelecekte de iş hacmi yüksek meslekler arasında yer alacak Perakende sektöründe yöneticilik: Bu alanda
hizmet kalitesi ön plana çıkarken, firmaların başarısında hız ve müşteri memnuniyeti de belirleyici rol oynuyor. Uzmanlar yeni markaların oluşması ve alışveriş merkezi yatırımlarıyla birlikte sektörde kendini geliştirmiş yöneticilere gelecekte de ihtiyacın artacağını vurguluyor.

Gıda ve beslenme mühendisliği:
Günümüzde tüketicilerin hijyen standartları yüksek ortamlarda üretilmiş sağlıklı ürünleri talep etmeleri gıda firmalarının gıda mühendis ihtiyacını sürekli kılacak.

Finans uzmanı ve yöneticisi:
Yabancı yatırımcıların da bu sektöre girmesiyle beraber özellikle bireysel hizmetler alanında uzman ve
yönetici pozisyonunda kişilere ihtiyaç olacak.

Gayrimenkul hizmetleri ve yönetimi : Son yıllarda artan gayrimenkul yatırımları gelecekte bu alanda hizmet verecek yönetici ve uzman ihtiyacını da artıracak.

Fatoş Bozkuş / Ekonomist Dergisi

POZİTİF DÜŞÜNCELERİMİZİ NASIL AÇIĞA ÇIKARABİLİRİZ?

Hayatımızda her zaman sorunlarla karş karşıya kalabiliriz ve çoğu zaman bu sorunlar karşısında hayal kırıklığına uğramamız kaçınılmaz olur. Fakat bilmiyoruz ki , bunların gerçekten de çözülmesi imkansız sorunlar olmadıklarını, hiçbir sorunun çözülmesinin imkansız olmadığını..Genellikle zihnimizi ilk önce olumsuzluklara, odaklıyoruz. Evet, belki bazı problemleri çözmek çok zordur ya da zaman alacaktır bu doğru gibi olabilir. Ancak biz problemleri ne kadar aşılamaz görürsek hedeflerimize ulaşmamız ,mutlu bir hayat sürmemizde o kadar zorlaşacaktır. Ne olursa olsun biz yeterki olanlara ya da olması gerekenlere doğru açıdan bakmayı bilelim. Olması imkansız gibi görülen ya da çok kötü olduğuna inandığımız şeylerden çok önemli dersler çıkarabiliriz. Nasılmı mutlu bir insan olabilirsiniz? Problemlerle karşılaştığınızda bardağın yarı dolu kısmını görerek yarısı boş olanın yerine... Buradaki aldatmaca, sorunları fırsat gibi görememekten geliyor. Başarıya giden bütün yollar açık, pürüzsüz, sorunsuz mu? Hayır değil elbet pek çok tümsek ve de sarsıntılar var. Şimdi nasıl mı göreceksiniz her şeyin iyi tarafını? Hem de her zaman kötümser biri iseniz…

1.Zihninizi olumlu şeylere odaklayın: Amaçlarınızı belirleyin ve ulaşmak için çalışmaya başlayın. Olmasını istediğiniz şeyleri gözünüzün önüne getirin,canlandırın ve o anı yaşayın,hissedin her şeyiyle…Gerçekleşmesini istediğiniz sonucu görün hissedin tüm varlığınızla. Eğer sorunlar varsa onlara alternatif çözüm yolları geliştirin. Gerçekten olmasını istediğiniz şeye tüm varlığınızla odaklanın tabi bu arada dinlenmeyi ve eğlenmeyi de unutmayın.

2. Hedef ve durum listesi yapın: Kendinizi tanıyın. Üstesinden gelmek istediğiniz durumların listesini yapın ve bunları tamamlama işinin sorumluluğunu üzerinize alın. Siz gerçekten bunu inanarak yaparsanız bedeniniz size ihtiyacınız olan gücü verecektir.

3. Sonuçlardan çözümler bulun: Hayattan istediklerimiz hemen bizim istediğimiz yöne doğru dönmeyebilir. Ama yılmamalıyız, yüzleşmekten korkmamalıyız, hayal kırıklıklarına yer vermemeliyiz. İstediklerimizi elde etmek için sadece elimizden gelenin en iyisini yapmamız ve inanmamız yeterli. Şu sözü de unutmamalıyız: “ Her sorun bir fırsattır.”

4. Gerçekçi olun: Hedeflerinizin size özel olduğundan emin olun. Büyük hedeflere giden yol küçük adımlar atmakla başlar. Her bir minik adım sizi hedefinize biraz daha yaklaştırır. Başarı bir gecede gelmez. Umudunuzu asla yitirmeyin.

5.Olumlu insanlarla iletişim kurun: İşte, okulda, bulunduğunuz her yerde olumlu insanlarla iletişim halinde olun. Onların pozitif enerjileri, pozitif bakış açıları sizi de olumlu etkileyecektir. Ayrıca olumlu insanlar, sizin kendinize özgüveninizin gelmesinde ve saygınlığınızı kazanmanızda yardımcı olabilirler.

6. Soru sorun ve öğrenin: Soru sormak ve öğrenmek asla sizi incitmesin. Bu cahillik anlamına gelmez. Sizin daha çok şeyi bilmenize, anlamanıza yardım eder. Daha çok bilgi aynı zamanda daha çok güçtür.

7. Minnettar olun: Sahip olduklarınıza odaklanın, olmadıklarınıza değil. Olumlu sonuçlar hayatımızın bize müteşekkir olduğunun birer göstergeleridir. Teşekkür edin ve şükredin. Hemen şimdi hayatınızda sahip olduğunuz her şey için şükredin, minnettarlık duyun. Bu size daha çok huzur ve bereket getirecektir.

8. Endişelerinize güle güle deyin: Her günün sonunda, uyumadan önce, gün içinde yaşadığınız kötü olaylara, kötü dakikalara güle güle deyin. Bırakın onları gitsinler.

Bunlar yerine mutluluk dolu güzel dakikalarınızı hatırlayın. Olumluya odaklanın ve uykunuza güzel duygularla dalın. Yeni bir gün gelecek, yeni umutlar doğacak ve hayatınızın nasıl değişip geliştiğine siz de şaşıracaksınız. Sadece inanın… Hayatta her zaman iniş ve çıkışlar olacaktır. Büyük resmi görün, problemleri arkaya atın. Pozitif bir insan asla zor bi hayat sürmez çünkü amaçları doğrultusunda giderken tüm sorunları aşacağına inanır. Olumlu bakış açısında yenilgiye yer yoktur, bu kabul edilemez. Olumlu düşüncelerimiz hayatımızdaki önemli varoluş sebeplerimizdir. Pozitif düşüncelerle hayatımızda olmasını imkansız gördüğümüz her şeyi mümkün kılabiliriz. Yeterki inanalım…

Hiddetinizle nasıl başa çıkıyorsunuz?

Günaydınlar olsun ve mutlu bir gün olsun hepimize...

Birden fazla seçenek işaretleyebilirsiniz
1. Sinirlenince genellikle:

a. Karşımdakine bununla ilgili bir şey söylemeye çekinirim, çünkü onu kırmak istemem.

b. Bu konuda bir şey söylersem beni saldırgan bulacaklarından ya da benden hoşlanmayacaklarından çekinirim.

c. Aklımdan geçeni söylemekte bir sakınca görmem.

d. Ne söyleyeceğimi bilmem ya da tedirgin olurum.

e. Sessiz kalırım.

f. Karşımdakinin bunu anlaması için hislerimle ilgili ipuçları veririm.

g. Karşımdakine ne istediğimi doğrudan belirtir, bundan da hiç rahatsızlık duymam.

h. Sakinleşmem ve sinirimin yatışması için bir süre karşımdakine konuşma izni vermem.

i. Patlarım ve karşımdakini uzaklaştırırım.

j. Birkaç gün bu konuyu kafamda iyice pişirir, sonra da büyük bir infial yaratarak sinirimi geçirmiş olurum.

k. Sinirimi alaycı bir şekilde ya da düşüncemi esprilerle süsleyerek ifade ederim.

l. Öcümü bir başkasından alarak rahatlarım.

m. Sinirli görünmek yerine dargın görünmeyi tercih ederim.


Sonuç; Yapıcı davranışı yansıtan davranışlar:

c. Aklımdan geçeni söylemekte bir sakınca görmem
g. Karşımdakine ne istediğimi doğrudan belirtir, bundan da hiç rahatsızlık duymam.
h. Sakinleşmem ve sinirimin yatışması için bir süre karşımdakine konuşma izni vermem.


Başkalarının hiddetiyle nasıl başa çıkabiliyorsunuz?

Birden fazla seçenek işaretleyebilirsiniz.

a. Benden hoşlanmadığını düşünürüm, neden kızdığını sormaya korkarım.

b. Elim ayağım birbirine dolanır, moralim bozulur.

c. Neden bu reaksiyonu verdiğini sormaya hakkım olduğunu düşünürüm.

d. Kırılır ya da haksızlığa uğradığımı düşünürüm.

e. Soğukkanlılığımı kaybeder, kızgınlığımı gösteririm.

f. Geri çekilirim

g. Açık konuşmasını ya da düzgün bir şekilde reaksiyon vermesini isterim.

h. Sinirlilikle karşılık veririm.

i. Neden kızdığını anlasam bile özür dilerim.

j. Durumu şakaya boğar, sinirlenmeye yol açan konuyu unutturmaya çalışırım.

k. Sessizlik tedavisi uygularım.



Sonuç; Yapıcı davranışı yansıtan seçenekler

c. Neden bu reaksiyonu verdiğini sormaya hakkım olduğunu düşünürüm.
g.Açık konuşmasını ya da düzgün bir şekilde reaksiyon vermesini isterim.

BİR ŞEY ANCAK DEĞERİNİ BİLENİN YANINDA KIYMETLİDİR...

Vaktiyle ergin bir şeyh, yıllarca yanında yetiştirdiği müridini
imtihan etmek ister. Onun eline iri bir pırlanta verip: "Oğlum" der
"Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en
sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve
ne dediklerini öğren, gel bana bildir.

" Mürit elinde pırlanta bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu alır
mısınız?" diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği mücevheri
alır; elinde evirir çevirir; sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim
çocuk oynasın" der. Mürit teşekkür edip çıkar.

Bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği mücevhere
ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü olarak semerciye gidir:
Buna ne verirsiniz?" diye sorar Semerci şöyle bir bakar, "Bu der
"benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden
yaparım. Buna bir on lira veririm."

Mürit en son olarak kuyumcuya gider. Kuyumcu mücevheri görünce
yerinden fırlar. "Bu kadar büyük pırlantıya nereden buldun?" diye
hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira istiyorsun?"
Mürit sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm." Mürit,
"Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya
başlar:

Ne olur bunu bana sat.

Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim." Mürit emanet olduğunu,
satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat

öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

Şeyhinin yanına dönen mürit büyük bir şaşkınlık içinde macerasını anlatır.

Şeyh sorar: "Bundan ne anladın?"

Müridin verdiği cevap çok doğrudur:

"Bir şey ancak değerini bilenin yanında kıymetlidir."

ÇOCUKLARIN OKULDAKİ BAŞARISI NASIL ARTIRILABİLİR ?

Arka sıra çocukları 3 ayda ön sıralara nasıl geçer?

Çocuk Gelişim Uzmanı Şenay Yılmaz karnesi zayıflarla dolu,
arka sıralarda oturan çocukların kaderini değiştirmek için neler yapılabileceğini anlattı:

* Arka sıranın çocukları ön sıralara nasıl geçer?
Biz bununla ilgili bir proje geliştirdik. Arka sıralarda oturan zeka düzeyleri, yaşıtlarının çok az gerisindeki çocukları ön sıralara çekip başarılarını artırmaya çalışıyoruz. Dört yıldır İstanbul’un Anadolu yakasında 50’den fazla okulda 200’ün üzerinde çocukla birebir çalıştık ve üç ay içinde başarılarını ciddi şekilde artırdık. Bu çocukların IQ’ları yaşıtlarının çok az altında. En düşük 65 ile 75 IQ’ya sahipler. Ama sınıflarda 80 ile 100 IQ’lu yaşıtlarıyla yarışıyorlar. Bu nedenle okul başarıları düşük, karneleri zayıflarla dolu, geç okuyorlar, geç öğreniyorlar.

AİLELER ZOR FARK EDİYOR

* Başarısız çocuğun IQ’su mu düşüktür?
Çocuğun zekası düşük mü yoksa yüksek mi, arada çok ince bir ayrım vardır. Genelde aileler fark edemez, profesyonel inceleme gerekir. Ancak karnedeki 1’ler, 2’ler çocukların zeka düzeyleri üzerine aslında ciddi ipuçları verir. Yaşıtları dakikada 60 kelime okuyabilirken, onlar 40 kelime okuyabilir. 70 IQ’nun altında bu okuma miktarı düşer. Aileler bunu ölçebilirler. Çocuk bir dakikada 50-60 kelime okuyabiliyorsa karnesinde dörtlerin daha sık olması gerekir. Bir dakikada 30-40 kelime okuyabilen çocuklar, 3’lerle dolu bir karneye sahip olabilir. Bir dakikada 20 kelime okuyan çocuk, 2’lere alışır. Ailelerin çoğu bunu kabullenmek istemiyor. ’Ben de okulda geç okumuştum’ diye düşünüyorlar. Bu nedenle çocukların mental sorunları ancak ikinci sınıfın sonunda ya da üçüncü sınıfta fark edilebiliyorlar. Karnesi 1 ya da 2’lerle dolu çocuğa bahane üretmek doğru değildir; incelenmesi gerekir. Bazen kaynaştırma sınıflarına alınması lazım. Bu durumdaki çocuklara rapor verilebiliyor. Aileler bazen çocuklarının rapor almasını istemiyorlar. Oysa özel eğitime tabi tutulması bu çocukları kurtarıyor. Biz ’Arkadakiler’ projesini 200 raporlu çocuk üzerinde gerçekleştirdik, 100 tanesinin raporu iki yıl içinde
tamamen kalktı. İki, üç yılda bu sorun çözülüyor.

NOTLAR YÜKSELİYOR

* Eğitim verdiğiniz çocuklardan çok başarılı olanlar oldu mu?
OKS’yi kazananlar oldu, Güzel Sanatlar’a giren öğrencilerimiz var.

* Notlar birden mi yükseliyor?
Kademeli olarak yükseliyor. Her hafta bir puan daha... Bu çocuklara özel yazılı yapılıyor, önce notları biraz
yüksek tutuluyor. Çünkü başarıyı öğrenmeleri gerekir.

SINIFLARI VEYA OKULLARI DEĞİŞEBİLİYOR

Çocuklara başta test yapıyoruz. O sınıfa ve okula uygun mu, araştırıyoruz. Bazen çocukların; sınıfını, öğretmenini ya da okulunu değiştirebiliyoruz. Çocukların nasıl öğrendiğini araştırıyoruz. Bazı çocuklar dokunsal, görsel ya da işitsel öğreniyor. Öğretmenlerine, öğrenim sitilleriyle ilgili bilgi veriyoruz. Yani bu çocuklara nasıl anlatabileceklerini gösteriyoruz. Bir sınıfta en fazla iki çocuk olursa sınıf gerilemiyor, aksine daha iyi öğreniyor. Velilerine evde nasıl destek vereceklerini öğretiyoruz. Okuldaki popülerliklerini artırmak için birlikte sosyal program yapıyoruz. Başarılı arkadaş edinmelerine destek oluyoruz. Projeden önce yalnızca bir-iki arkadaşı olan bu çocuklar, birkaç ay içinde sınıfın en popülerleri arasına girebiliyor.

Kaynak:Sabah

Avrupa ve Amerika’da sigara yasağı

Alıntıdır.
http://www.frmtr.com/hukuk/1765566-guncel-hukuk-haberleri.ht...

Avrupa ve Amerika’da sigara yasağı

İrlandalılar bar kapısında sigara içiyor, İtalyanlar sigara içmek için 2 bin Euro para cezası ödüyor, Fransa sigara fiyatlarını artırmakla yetinmeyip, 2008’de yasakları daha da genişletiyor. İşte ülkelerin farklı sigara yasağı uygulamaları...
Sigara içme yasağının ilk konulduğu yerlerden biri ABD’nin Kaliforniya eyaleti. 1993’te yasağı uygulamaya başlayan Kaliforniya, dünyada en sıkı ve en geniş çaplı sigara yasağının uygulandığı yerlerden biri. Avustralya’nın en büyük şehri Sydney’in dünyaca ünlü plajlarında da sigara yasağı getirilmesi düşünülüyor. Kuralı ihlal eden kişiye en yüksek cezayı ise İtalya kesiyor.

ABD: YASAĞI KINAYAN DA VAR DESTEKLEYEN DE
ABD’nin Kaliforniya eyaleti, dünyada en sıkı ve geniş çaplı sigara yasağının uygulandığı yerlerden biri. 1993 yılında devlet binalarının içinde ya da 1.5 metre yakınında sigara içmek yasaklandı. Eyaletteki restoranlar, barlar, kapalı mekanlar ve sahillerde sigara içilmesi yasak.
Ülkenin bir başka kalabalık eyaleti New York’ta ise 2003 yılından bu yana restoran ve barlarda sigara içmek yasak. Sigara tiryakisi ABD’liler, hakları ihlal edildiği gerekçesiyle yasağı kınamış, sigara içmeyenler ise daha temiz bir hava soluyabilecekleri için desteklemişti.

FRANSA: YASAK 2008’DE GENİŞLETİLİYOR
Fransa, 2003 yılında, umuma açık alanlarda sigara tüketimini düşürmek için sigara fiyatlarını yüzde 20 arttırdı. Bunun üzerine tütün üreticileri, sigara içenlerin komşu ülkelere geçerek daha ucuza sigara temin edeceği ve bunun da kendilerine müşteri kaybettireceği gerekçesiyle büyük tepki gösterdi. Sonuçta Paris’in kafe ve restoranlarında sigara tüketiminde bir değişiklik olmadı. Fransız hükümeti, 1 Şubat 2007’de iş yerlerinde sigara içilmesini yasakladı. 2008’de yasağın genişletilerek, kafe, restoran ve barlarda da uygulanması bekleniyor.


AVUSTRALYA: PLAJLARDA DA YASAKLANACAK
Avustralya’da havaalanları, devlet daireleri, klinikler ve işyerlerinde sigara içmek yasak. Ülkede bir çok eyaletteki restoranlar ve alışveriş merkezlerinde de sigara içilmiyor. Ülkenin en büyük şehri Sydney’de bulunan dünyaca ünlü plajlarda da aynı uygulamaya gidilmesi düşünülüyor.


KANADA: SERT SİGARA İÇME YASAĞI UYGULANIYOR
Ülkede 2002 yılında yapılan devlet istatistik araştırmasına göre, Kanada’da 15 yaşın üzerinde sigara içenlerin oranı yüzde 21. Bu sayıyla Kanada toplumu, dünyada sigara içme oranı en düşük toplumlar arasında. Toplum sağlığı uzmanlarına göre bunun sebebi, ülkede uygulanan sert sigara içme yasağı. Ülkede satılan sigara paketlerinin üstünde, sigaradan zarar görmüş iç organların fotoğrafları yer alıyor.

İRLANDA: BAR KAPISINDA İÇİYORLAR
İrlanda 2004 yılında publar, restoranlar ve kapalı iş yerlerinde sigara içilmesini yasakladı. Hükümet, bu mekanlarda sigara içerken yakalanan kişilere 3 bin Euro para cezası verilmesini kararlaştırdı. Ülkede “pub” kültürünün yaygın olması, yasağa uyulacağı konusunda şüphe uyandırsa da, İrlandalılar çözümü, barın kapısının önünde bir sigara tüttürdükten sonra içeri girmekte bulmuş.

HOLLANDA: 2004’TEN BU YANA YASAK
16 milyonluk nüfusunun yüzde 30’u sigara içen Hollanda, 1 Ocak 2004’ten itibaren, tren istasyonları, umumi tuvaletler, iş yerleri de dahil olmak üzere halka açık bir çok yerde sigarayı yasakladı. Devlet, ülkedeki otel, bar ve restoranlara da sigara içilmemesini sağlamak için kendi kontrol mekanizmalarını kurmayı tavsiye ediyor.

İSPANYA: 100 METREKAREDEN GENİŞ İŞ YERLERİNDE İZİN VAR
İspanya’da iş yerleri, hastaneler, kültür merkezleri ve toplu taşıtlarda sigara yasağı, 1 Ocak 2006 itibariyle yürürlüğe girdi. Yasa, 100 metrekareden geniş iş yerlerinde, kahvehane ve restoranlarda sigara içilen bölüm bulundurulmasına izin verse de, daha küçük mekanlarda “yasadışı” sigara tüketimi devam ediyor. İspanya’da yılda 50 bin kişinin sigara içmeye bağlı kalp ve damar hastalıklarından ötürü hayatını kaybettiği biliniyor.

İTALYA: 2 BİN EURO PARA CEZASI
İtalya’da sigara yasağı iki yıldır yürürlükte. Hükümet, sigara içmenin yasak olduğu mekanlarda kuralı ihlal eden kişiye yaklaşık 2 bin Euro para ceza keserken, mekanda sigara içilmesine göz yuman işletmeci ya da sorumluyu ise 275 Euro ödemek zorunda bırakıyor. Ülkede yasak uygulanmaya başladığından beri, sigara satışları yüzde 20 düştü.

NORVEÇ: BİR PAKET SİGARA 6 EURO
Ülkede sigara içmeyenleri pasif içicilikten kurtarmak için, 1 Haziran 2004’te restoran, bar ve kafelerde sigara içmek yasaklandı.
Norveç’te tütün ürünlerinin reklamını yapmak, 30 senedir yasak. Bir paket sigaranın fiyatı ise yaklaşık 6 Euro. Caydırıcı fiyatlara ve devletin yaptırımlarına rağmen, Norveç’te her üç kişiden biri sigara içiyor.

İSVEÇ: SİGARA İÇENE YEMEK SERVİSİ YOK
Mayıs 2005’ten bu yana ülkede bar ve restoranlarda sigara içmek yasak. Sigaraya izin vermek isteyen işletmelerin ise özel havalandırma sistemi bulundurmaları ve sigara içilen bölümde yiyecek-içecek servisi yapmamaları gerekiyor.

PORTEKİZ: TOPLU TAŞITLARDA 1 SAAT SERBEST
Portekiz’de sigara yasağı sadece hastane, okul ve devlet binaları için geçerli. Toplu taşıtlarda seyahat süresi bir saati geçmiyor ise, taşıt içinde sigara içmek yasak. Portekiz hükümeti barlara ve restoranlara bu kararın getirilmemesine karar kıldı.

İNGİLTERE: CEZASI 50 STERLİN
İngiltere’de geçtiğimiz yıldan beri, umuma açık alanlarda sigara içmenin cezası 50 sterlin. Londra İmperial Koleji’nin gerçekleştirdiği araştırmaya göre, toplumda 65 yaşının altında sigara içen kişilerin oranı yüzde 30.

Kaynak: Avrupa Toplum Sağlığı Enstitüsü (EPHA) ve BBC.

Bir miniğin ramazan günlüğü

Ramazan 1
Bu gün evde bir acaiplik var.
Herkes sessizce işine okuluna gidiyor.
Annem 'Zeynep hadi sana kahvaltı hazırlayalım' dedi.
Kimse yemek yemiyor, su içmiyor.
Ablam bile!

Ramazan 5
Önce diyet yaptıklarını sanmıştım.
İzledim hepsini.
Akşama doğru hepsi sessizleşiyor.
Sofrayı hazırlayıp ezanı bekliyorlar.
Onları böyle seyretmek, öyle hoş ki.
Başka zaman, susmak bilmeyen ablamın bu hali içten içe güldürüyor beni.
Ama gülmeye cesaretim yok.

Ramazan 9
'Niye böyle yapıyorlar?' Ablama sordum, 'Büyüyünce anlarsın..' dedi.
Zaten başka NE der ki…
Anneme sordum, Ramazan dedi.
Babama sordum, Oruç dedi.

Ramazan 11
Bu Ramazan ve Oruç isimli iki kişi, bizimkilere yeme-içme yasağı koymuş demek.
Arkadaşım Fatıma'ya sordum.
Onun ailesine gündüzleri yemek yemiyor su içmiyormuş.

Ramazan 14
Kaşık çatal sesleri, konuşmalar duydum.
Uyandım.
Babama haber vermeye koştum, yatağında yok!
Çaresiz, huysuz ablamın odasına koştum.
O DA yok!
Korkmadım, Ben bu hırsızların hakkından gelirim!' dedim.
Aldım elime paspasın sapını, aniden açtım mutfak kapısını.
Sopamı havaya kaldırdım öylece kaldım oracıkta.
Bizimkiler yemek yiyorlar!
Vay uyanıklar.
Gündüz Oruç ile Ramazan'dan korkup gece yiyorlar.
Birde üstüme gülüyorlar…
Korkaklar.

Ramazan 17
Önceleri, Oruç ile Ramazan'ı bulup şikayet etmeyi düşündüm.
Fakat ablamın yemek yemedikçe pamuk gibi yumuşadığını fark ettim.
Babam ile Annem de artık tartışmıyorlar.
O zaman devam.
Belli ki Oruç ve Ramazan iyi kalpli iki amca.

Ramazan 19
Her gün bize beyaz başörtülü teyzeler geliyor.
Oturup birlikte Kur'an okuyorlar.
Her zaman ki gibi mobilyadan, gelinden, kaynanadan, konuşmuyorlar.
Ellerini açıp herkese dua ediyorlar.
Sevim teyze de başını örtmüş.
Çok DA yakışmış

Ramazan 22
Her şey aynen devam ediyor.
Televizyonlar bile uslu uslu konuşuyor.
Hepsi akşam ezan okuyor.
İftar iftar deyip bütün şehir birden yemeğe başlıyor.
Ne hoş.

Ramazan 24
Oruç'u merak ediyorum.
Geçen gün Ayşe teyzem Annemle konuşuyorlardı.
Şöyle şöyle yaparsam Oruç bozulur mu?
Yok böyle olursa Oruç kaçar mı?
Demek ki Oruç, çok duygulu birisi.
İnsanlar kötü bir şey yapınca bozuluyor.
Kötülüğü gördüğü yerden kaçıyor.
Oruc'u ve Ramazan'ı artık iyice merak ediyorum.
Onlarla tanışmaya can atıyorum.

Ramazan 25
Bu günlerde herkes Kadir gecesinden bahsediyor.
Şimdiye kadar gecesi olan bir Adam göremedim.
Bu Kadir de Kim?
Bin aydan hayırlı gecesi varmış.
O gece uyumamak, namaz kılmak, Kur'an okumak önemliymiş.

Ramazan 26
İftarı çok sevdim.
Akşam yemek yemeye İftar diyorlar.
Gece yemek yemenin adı DA Sahur.
İftar sonrası eğlenceler oluyor.
Babam camilere götürüyor bizi.
Herkes sokaklarda, camide, neşe içinde.

Ramazan 28
Merak içinde beklerken uyuyakaldım.
Kadir, gecesiyle beraber gelmiş gitmiş.
Ben göremedim.
Anlayamıyorum.
Bu yüzden ağabeyimi çok özlüyorum.
Ablama soru sormaya kalksam, bana doya doya gülüyor.
Sonra DA arkadaşlarına anlatıyor, birlikte gülüyorlar.
Sinir oluyorum.
Abim uzak bir şehirde üniversitede okuyor.
'Abim NE zaman geliyor?' diye aneme soruyorum.
'Bayram gelsin, o DA gelecek' diyor.
Oruç, Ramazan, gece gelen Kadir'den sonra şimdide Bayram!..
Soramıyorum 'Bayram Kim?' diye.
Neden o gelmeden abim gelemiyor?
Belki de abimin arkadaşıdır.
Çok özledim abimi.
Bayram'ı DA alsın gelsin tanışalım.

Ramazan 29 / Arefe
Sonunda bir hanım ismi duydum.
Arife diyemiyorlar mı NE?
Arefe diyorlar.
Niye Arefe?
'Arife' olması gerekmiyor mu?
Yengemin adı gibi yani...
'Arefe geliyor, daha temizliği bitirmedik.' diyor Annem.
Demek ki Arife teyze çok titiz.
İyice telaşlandılar.
Bir Bayram diyorlar, bir Arefe, harıl harıl çalışıyorlar.
Temizlik yapılıyor.
Yemekler hazırlanıyor.
Anneme 'Bayram NE zaman gelecek?' dedim, 'Arefe'den sonra' dedi.
Demek ki Bayram ile Arefe evli değil.
Akraba DA değil.
Kafam karma karışık.
Salih abim bi gelse de her şeyi bana anlatsa.

Ve Bayram geldi

Sabah kalktığımda, herkesi kahvaltıda yakaladım!.
Oruç öldü heralde diye düşündüm.
Gece Abim gece gelmiş.
Sevinçten haykırdım.
Çok özlemişiz birbirimizi.
Bütün olanı biteni bir güzel anlattım Abime.
Yüzüme bakarken, bana tebessüm ettiğini gördüm.
Ablama sormamakla NE iyi ettiğimi anladım.
Abimin tebessüm ettiği yerde, Ablam kahkaha atar.
Abime küser gibi yaptım, hemen gönlümü aldı.
Bana her şeyi baştan anlattı, bu sefer de ben gülmeye başladım.

***

Abimden söz aldım.
Kimseye anlatmayacak, konuştuklarımızı yazmak için izin istedi.
Ben de verdim..
Ramazan günlüğü işte böyle ortaya çıktı.
Abim buna bir de isim buldu: 5 Yaş Sendromu.
Sendromu anlamadım.
Ama olsun, Abime güveniyorum.
Gerçi Ablam'a göre 4 yaşındayım.
Annem 5 yaşında olduğumu söylüyor.
Babam daha 4 yaşından gün almadı diyor.
Abim bu konu beni aşar diyor.

Bayramı çok sevdim.
Ama Ablam tekrar o sinirli haline dönecek diye, Ramazanın gidişine çok üzüldüm.

Bizim için her gün Ramazan olsa!..
Ne iyi olur..

KARLI KAYIN ORMANINDA

Karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım,
elini ver, nerde elin?

Ayışığı renginde kar,
keçe çizmelerim ağır.
İçimde çalınan ıslık
beni nereye çağırır?

Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere, sarı sıcak.

Ben ordan geçerken biri:
'Amca, dese, gir içeri.'
Girip yerden selâmlasam
hane içindekileri.

Eski takvim hesabıyle
bu sabah başadı bahar.
Geri geldi Memed'ime
yolladığım oyuncaklar.

Kurulmamış zembereği
küskün duruyor kamyonet,
yüzdüremedi leğende
beyaz kotrasını Memet.

Kar tertemiz, kar kabarık,
yürüyorum yumuşacık.
Dün gece on bir buçukta
ölmüş Berut, tanışırdık.

Bende boz bir halısı var
bir de kitabı, imzalı.
Elden ele geçer kitap,
daha yüz yıl yaşar halı.

Yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü.
Ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.

En acayip gücümüzdür,
kahramanlıktır yaşamak:
Öleceğimizi bilip,
öleceğimizi mutlak.

Memleket mi, daha uzak,
gençliğim mi, yıldızlar mı?
Bayramoğlu, Bayramoğlu,
ölümden öte köy var mı?

Geceleyin, karlı kayın
ormanında yürüyorum.
Karanlıkta etrafımı
gündüz gibi görüyorum.

Şimdi şurdan saptım mıydı,
şose, tirenyolu, ova.
Yirmi beş kilometreden

NAZIM HİKMET

İNSANLARIN NE KONUŞTUĞU DEĞİL NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR

Birkaç yüzyıl önce Papa bütün Yahudilerin Roma'yı terk etmeleri
gerektiğine
karar verir. Doğal olarak Yahudi toplumundan büyük bir tepki
gelir.Bunun
üzerine, Papa ile Yahudi toplumundan önde gelen birisiyle karşılıklı
dini
bir müzakere yapmalarını önerir.


Yahudiler kazanırsa kalacaklar, Papa kazanırsa gidecekler. Yahudiler
çaresiz
kabul eder ve temsilci olarak Moiz'i seçerler. Ancak Moiz'in Papa ile
aynı
dili konuşamaması nedeniyle
müzakere de konuşmak yerine sadece işaret dilinin kullanılmasını teklif
ederler.


Papa kabul eder. Müzakere günü geldiğinde iki taraf karşılıklı
yerlerini
alırlar ve karşılıklı olarak bir süre bakıştıktan sonra Papa elini
kaldırarak üç parmağını gösterir.
Buna karşılık Moiz tek parmağını kaldırır.
Papa parmaklarını sallayarak başının etrafında çevirir.
Moiz ise parmağıyla yeri işaret ederek oturduğu yeri gösterir.
Papa yanındaki çantadan bir parça ekmek ve şarap çıkartınca
Moiz de bir elma çıkartır.
Bunun üzerine Papa ayağa kalkarak :
'Ben pes ediyorum, Yahudiler kalabilirler' der.

Müzakere sonrasında Papa'nın etrafına toplanan kardinaller Papa'ya ne
olduğunu sorduklarında Papa;


- Ben önce 3 parmağımı gösterip Kutsal Üçlüyü işaret ettim.
Buna karşılık o bana tek parmağını gösterip her iki dinin de tek
tanrıyı
tanıdığını soyledi.
Ben parmaklarımı sallayıp başımın etrafında çevirerek tanrının bizim
etrafımızda olduğunu gösterdiğimde o da oturduğu yeri işaret ederek
tanrının
onların durduğu yerde de olduğunu işaret etti.
Ben kutsal ekmek ve şarap çıkartıp tanrının bizim günahlarımızı
bağışladığını göstermek istediğim zaman da hemen bir elma çıkartıp bana
ilk
günahı hatırlattı.
Herifin her şeye bir cevabı var. Ne yapabilirdim ki?

Aynı sırada Yahudi cemaati de Moiz'in etrafını sarmış ona nasıl
başardığını
soruyorlardı. Moiz:


- Önce bana 3 parmağını gösterip 3 gün içinde burayı terk etmemizi
istedi.
Ben de ona bir tekimizin bile ayrılmayacağımızı söyledim. Sonra bütün
şehrin
Yahudilerden temizleneceğini söyledi. Ben de, hiç bir yere gitmeyip
olduğumuz yerde kalacağımızı söyledim.
- Sonra ne oldu? diye kalabalık heyecanla sordu.
- Valla,sonrasını ben de pek anlamadım. Adam biraz hiddetlendi ve öğle
yemeğini çıkarttı. Bunun üzerine ben de benimkini çıkarttım.
Hepsi bu!...

İNSANLARIN NE KONUŞTUĞU DEĞİL NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR. YA SENİ ANLAYAN
BİRİ
İLE KONUŞ,
YA DA ANLAŞILMIYORSAN SUS Kİ, KONUŞTUĞUN KİŞİYE BİR DE KENDİNİ ANLATMAK
ZORUNDA KALMAYASIN!..

FARKLI OLANLA BARIŞMAK

FARKLI OLANLA BARIŞMAK

EN UZAK MESAFE

En uzak mesafe ne Afrika’dır
Ne Çin
Ne Hindistan
Ne Seyyareler
Ne yıldızlar geceleri ışıldayan…
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan
CAN YÜCEL

Seni hiç anlayamıyorum, beni hiç anlamıyorsun, biz anlaşamıyoruz, davranışlarından hoşlanmıyorum, ben olsam öyle yapmazdım… Bu cümlelerden size tanıdık gelenler oldu mu? Evetleri duyar gibiyim. O zaman lütfen yazıyı okumaya devam edin.

Her birimizin olaylara, hayata bakış açıları, durumlar karşısında verdiği tepkiler, hayattan beklentileri, iletişim tarzları, hoşlandıkları, hoşlanmadıkları birbirinden farklıdır. Bunun en temel sebebi de doğuştan getirdiğimiz kişilik özelliklerimizin farklı oluşudur. İşte size anahtar cümle; Farklı olanın yanlış olmadığını kabul etmeli farklı olandan korkmamalıyız. Ama genelde karşımızdakini anlayamadığımız da onları kendi bakış açımıza göre yargılarız. Hatta kendi görüşlerimize uymadıklarında da kınarız. Tüm bunların bir adım ötesinde birbirimizi değiştirmeye çalışırız. Çünkü insanoğlu çoğu zaman kendisinden farklı olanı anlamaya çalışmak yerine onu kendine benzetme eğilimindedir. Önce annemiz bizi kafasında çizdiği çocuk görüntüsüne benzetmeye çalışır. Daha sonra sevgilimiz, ilerleyen yıllarda eşimiz. Bazen hükümetler, okulumuzda öğretmenimiz, bazen en yakın dostumuz. Bazılarımız direnir, ben buyum der, bazılarımız eğilip bükülür. Oysaki önemli olan uyumdur. Uyumun yolu da bilmekten, tanımaktan geçer.

En yakın dostunuzla, annenizle, çalışma arkadaşlarınızla, eşinizle ya da sevgilinizle yaşadığınız kırgınlıklara, üzüntülere, sürtüşmelere baktığınızda asıl sebebin olaylara farklı bakış açılarından, aranızdaki farklılıklardan kaynaklandığını görürsünüz. Uzun yıllardır bir arada olmak ya da aranızda kan bağının olması bu farklılıkların ortadan kalkmasını sağlamaya maalesef yetmez. İş yerinde yöneticinizdir tarzını anlayamadığınız, eve gelince eşiniz ya da çocuklarınızdır davranışlarına bir türlü anlam veremediğiniz. Kendimizi, kendi tarzımızı tanımadığımız gibi yakın çevremizdekileri ve onların tarzlarını da iyi tanımamaktan kaynaklanır tüm sorunlar. Hayata herkesin bizimle aynı pencereden bakmasını isteriz.

Bazen acilen yetiştirilmesi gereken bir proje varken çalışma arkadaşınız sürekli olur olmaz detaylara takılır ve işin bitişi uzar. Bu da sizi deliye çevirir. Bazen odasını düzenli tutmasını istediğiniz çocuğunuzun odası iğne atsanız yere düşmeyecek halde olduğu için sinir krizleri geçirebilirsiniz. Kimi zamanda sürekli yeni fikirler ortaya atıp, büyük heyecanlar yaşadıktan kısa bir süre sonra her projeyi yarım bırakan çalışanınızdır sizi çıldırtan.

Evet, tüm bu örneklerdeki sorunlar farklı kişilik yapılarına sahip olmakla ilgili. Oysaki farklılıklar hayatın renkleridir. Herkesin her şeyi aynı şekilde düşündüğü, aynı şekilde yaptığı, aynı şekilde tepki verdiği bir dünya hayal edin. Ne kadar sıkıcı ve renksiz.

Dünyada milyonlarca insan var ve bu milyonlarca insanın birbirinden farklı milyonlarca karakteri var. Her bir karakteri tek tek tanımamız mümkün değil. Fakat Florance Littauer Kişiliğinizi Tanıyın ve Kişilik Bulmacası kitabında tüm kişilik tiplerini dört ana kategoriye ayırıyor. Bu dört kişilik tipini Güçlü Klorik, Mükemmeliyetçi Melankolik, Barışçıl Soğukkanlı ve Popüler Optimist olarak isimlendiriliyor. Kişilik tiplerini tanıyabilmek için hazırladıkları bir de testleri var. Bu testi bir sonraki yazımda sizlerle paylaşacağım. Bu testi dürüst bir şekilde cevaplayın. Cevaplayamadığınız sorular için en yakınınızdakilerden yardım alın. Onlar sizi nasıl görüyorlar onu öğrenin, cevaplarınızı ona göre verin.

Test sonuçlarına göre çıkan kişilik tipleri hakkında küçük ipuçları verdiğimiz bölümü de bir sonraki yazımda sizelerle paylaşacağım. Kişilik tipleri ve kendi kişilik tipiniz hakkında bilgi sahibi olduktan sonra insanlar ve yaşadığınız iletişim sorunlarına bakış açınız değişecektir. Hemen gözlemlemeye başlayın etrafınızdaki insanları. Acaba hangisi hangi kişilik tipine daha yakın ve iletişiminizi güçlendirmek, sorunlarınızı çözmek için neler yapabilirsiniz.

Çevrenizdeki insanların kişilik tiplerini bildiğinizde hayatın daha kolay hale geldiğiniz göreceksiniz. Herhangi bir grup içerisine katılınca veya yeni biri ile tanışınca kişilikler hakkında öğrendiklerinizi düşünün ve karşınızdaki insanın kişiliğine göre davranın. Unutmayın dostluğun ve huzurun yolu uyumlu olmaktan geçer. Uyumlu olmak ise karşımızdakileri yeterince iyi tanımakla mümkün olacaktır.

Ziynet SEVER
Deryum İnsan Kaynakları Danışmanlığı

KİMSENİN SÖYLEYEMEDİĞİ KURALLAR

Kimsenin Söyleyemediği Kurallar

Kural 1: Asla kendinden şüphe etme... Sen ne hissediyorsan o her zaman doğrudur. Dünyadaki bütün insanlar toplansa ve sana aksini söylese bile senin hissettiklerin senin için doğrudur. Onlar farklı hissedebilir, farklı düşünebilir ama bu senin hissettiklerinin yanlış olduğunu göstermez, sadece onlardan farklı olduğunu gösterir.

Kural 2: Asla farklı olduğun için utanma. Eğer çevrende senin gibi düşünen, seni anlayan insanlar yoksa, o zaman çirkin ördek yavrusu hikayesini hatırla... Muhtemelen sen yanlış yerde, yanlış insanlarla birlikte olduğun için seni anlamıyorlardır. O halde hedefin, ait olduğun yeri bulmak olmalıdır. Asla muhteşem bir kuğu olduğun gerçeğini unutma ve ördek olmak için uğraşma.

Kural 3: Geçmişte yaptıkların için pişmanlık duyma ve özür dileme. Yaşadıklarının senin için önemli bir ders olduğunu kendine hatırlat. Bu tecrübe ile aldığın bilgiyi özenle incele, olayda yaptığın hataları ve yeniden aynı durumda olsan nasıl davranacağını iyice düşün ve gelecek olaylar için kendini hazırla. Kırılan vazo tamir
edilemez ama gelecekte başka vazoların kırılması önlenebilir

Kural 4: Mümkün olduğunca kimsenin senin adına karar vermesine izin verme ama başkalarının haklı olabileceğini de unutma. Bu hayat senin ve istediğin gibi yaşamaya hakkın var, fakat başkalarını dinle ve
onların bakış açısını anlamaya çalış.

Kural 5: Ailen dışındaki insanlarla ilişkilerinde, asla kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atma ve kendini hayallerle kandırma. Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin. Asla başka insanlar üzülmesin diye kendini üzmeyi tercih etme.Sen kaldırabiliyorsan, onlarda kaldırabilir. Karşındaki insan senin mutluluğunu düşünmüyorsa ve senin üzülmene yol açıyorsa, o zaman o insan sana değer vermiyor demektir. Bu kişileri değiştireceğini ya da sana zamanla önem vereceğini düşünme. Sana karşılıksız sevgi veren ve senin için her şeyi göze alabilecek
tek insanlar ailendir.

Kural 6: Asla kaybetmekten korkarak, sırf inanmak istediğin için karşındaki insanın sevgi sözcüklerine inanma. Sevgi insanın kalbindedir, gözlerindedir, davranışlarındadır, ses tonundadır, sana verdiği önemde ve değerdedir, senin için yaptığı fedakârlıklardadır. İnsanlar çok kısa zamanda sevgi sözcüklerini umarsızca dağıtmaya başlarlar. Bunları dinle ama gerçek sevgiyi karşındakinin davranışlarına bakarak bul. İnanmak istediğin için değil, gerçek olduğu için karşındaki insanın sözlerine inan...

Kural 7: Her zaman ama her zaman, mutlaka kalbini dinle. Hayatta senin için neyin doğru olduğunu bir tek içindeki ses söyleyebilir. Dolayısıyla içindeki sesle konuşmayı öğren. Her gün kendinle kalmak için zaman ayır
ve kalbini dinle. Başka şekilde hissetmek için ikna etmeye değil, gerçekten ne hissettiğini bulabilmek için dinlemeye çalış. Bazen içindeki ses sana çok zor geleni yapmanı söyleyebilir ya da duymak istemediklerini söyleyebilir. Korkma ve içindeki sesi dinlemeye devam et...

Kural 8: Her zaman ama her zaman, mutlaka kendine iyi davran. Kendini sev, şefkatle yaklaş. Yanlış yaptığında acımasızca kendini eleştirip üzme... Aksine başını okşa, kendini kucakla ve her şeyin geçeceğini söyle. Üzgün olduğunda, kırıldığında, acı çektiğinde, mutsuz hissettiğinde kendine özen göster, tıpkı hasta bakar gibi kendine bakım uygula. Yapmaktan hoşlandığın aktivitelerle meşgul ol ve bu durumdan çıkarak kimsenin seni incitmesine, üzmesine izin vermeyeceğini göster.

Kural 9: Hayatta her şeyin bir bedeli olduğunu asla unutma ve bedel ödemekten istemediğin için kendini boşlukta bırakma. Örneğin bir insanı incitmişsen, ödeyeceğin bedel o insanın güvenini yitirmektir. Eğer seni sevmeyen biriyle birlikteysen, yalnız kalmaktan korkup ilişkini sürdürme, çünkü bunun bedeli sevgisiz bir hapiste yaşamaktır. Eğer farklı olmaktan korkuyorsan ve başka insanları taklit edip onlar gibi olmaya çalışıyorsan, ödeyeceğin bedel kendine olan saygını yitirmek olacaktır. Diğer taraftan bazen kendin gibi olmanın bedelinin de yalnız kalmak olduğunu unutma. O halde yaşamda her zaman bir bedel ödeyeceğini hatırla. Bir adım atmadan önce mutlaka ödeyeceğin bedeli bil ve kazanacaklarına değip değmediğine bakarak kararlarını ver.

Kural 10: İnsanlara karşı nazik ve sevecen ol, ne olursa olsun asla bir başka insanı kırmak için konuşma, bilinçli olarak üzmeye çalışma ve kendi acını hafifletmek için bir başkasını yaralama.

Kural 11: Hayatta en büyük dostun sen olabileceğin gibi hayattaki en büyük düşmanın gene sen olabilirsin. Seçimini yap ve kendin için dostun mu yoksa düşmanın mı olacağına karar ver. Yaşamdaki tüm acıları atlatabilirsin, her şeye rağmen mutlu olmayı başarabilirsin, istersen kötü alışkanlıklarını bırakabilir ve her zaman yeniden başlayabilirsin. İstersen kendine yeni bir hayat kurabilirsin. Eğer sen kendinin dostu olabilirsen…

Kural 12: Asla tecrübe kazanmaktan kaçma… Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış ise, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse, kendini uyuşturup bırakma. Unutma bilge insan hayatı yaşayandır.

Adamak nedir?

Önsöz

Adamak nedir? İnsan adadığında kan akıtmayı düşünür. Ya ölüm ya da kalım demek bu. Kendimi adamak daha büyük bir şey. Hazreti İbrahim’in oğlu Hazreti İsmail’i adaması gibi. Ya da ben bunu ne olursa olsun yapacağım demek gibi.

Adamak kelimesinin anlam bulması bu şekilde oluyorsa, kim tutabilir ki bizi. Adanmışlık bize cesaret verir. Aslında bizi engelleyen en büyük şey de sonradan öğrenmiş olduğumuz korkularımız.

Korkmasaydım ne yapardım diye sorabiliyor muyuz kendimize?

Sorabiliriz. Peki ya cevabını alabiliyor muyuz?

Adanmışlığın cesaret verdiği nokta buradadır. Bütün korkularımızın üzerine gidebiliriz. Cesaretile korku arasında herkesin de bildiği gibi incecik bir nokta vardır.

Hayatınız da kendinizi adayacak bir konu bulana kadar hayalet gibi dolaşır durursunuz. Ne zaman ki kendinizi adayacak bir amaç bulursunuz işte o an hayatınız gerçekleşir.

Hayatınızı gerçekleştirirken ihtiyaç duyacağınız en büyük şey de cesarettir. Önceden de cesursunuzdur ancak adanmışlık size öyle bir güç verir ki, her şeyi yapabileceğinizi, bütün ağır yüklerin altından kalkabileceğinizi düşünürsünüz. Ölüm riski de dâhil olmak üzere her riski üstlenebileceğinizi bilirsiniz. Gerçekten ölmek dışında her türlü riskin altına girebilirsiniz.

ADANMIŞLIĞIN CESARETLENDİREN GÜCÜ, hayatımın amacına da uygun oldu. Hayatımın amacını belirlerken insanlara yardımcı olmayı seçmiştim. Bu seçimin sonucun da aklıma gelen ise bunu nasıl yapabileceğimdi. İşte böyle yapacaktım. Adanmışlığın cesaretlendiren gücünü kullanmalarını sağlayacaktım.


Kitabı okumaya başladığın şu anda ilk olarak yapmak istediğim seninle aynı platformda olmaya çalışmak. Bu yüzden birçok soru ve kavramlar getireceğim karşına. Daha sonra ise bir yolculuğa çıkacak ve fikrimi bu yolculuk sırasında karşılaştığım kişilere anlatacağım. Sen de bu yolculuk sırasında birçok kişi ve fikirleriyle tanışacaksın. Burada yer alan kişiler tamamıyla hayal ürünüdür. Gidilebilecek yerler ise gerçek. Orada var olanların birçoğu da gerçek yerler ve mekanlardır. Anlatılan hikayeler benim size vermek istediğim mesajları iletme yöntemimdir. Hazır olduğunuzda yola çıkabiliriz. Ancak yola çıkmadan önce birkaç konuyu açıklığa kavuşturmak istiyorum. Özellikle de yolculuğa çıkacağınız yol arkadaşınızı biraz tanısanız fena olmaz diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

Bir öykü.

Çocuk babasıyla birlikte denizde balık tutmaya çıkmış. Babası oltasını denize atmış. Biraz bekledikten sonra çekmiş. Bir sürü balık var. Gördündü oğlum diyen babasına; çocuk "ben biliyordum zaten" demiş. Babası nereden biliyordun deyince ben dua ettim de ondan oldu demiş. Baba bir kez daha atmış oltayı ve biraz beklemiş ve yine çekmiş yine bir sürü balık. Çocuk ben biliyordum zaten demiş. Yine dua ettiğini söylemiş. Daha sonra baba bir kez daha atmış oltayı ve biraz beklemiş çektiğinde ise hiç balık yokmuş. Çocuğa yine dönmüş ve gördün mü hiç balık yok demiş. Çocuk ben biliyordum zaten demiş. Çünkü dua etmedim. Baba sormuş neden dua etmedin? Cevap üzerine düşünmeniz gerekiyor hazır olun. "Yem takmadın çünkü"

Bilmeniz gereken çok önemli bir şey vardır. Bütün mucizeleri ortaya çıkaran peygamberler sadece düşünerek bir şey yapmamışlar yani bir mucize ortaya koymamışlardır. Özetle aksiyon yoksa mucize yok.

Adanmışlığın Cesaretlendiren Gücü sizi ancak bir istediğiniz varsa harekete geçirir ve bir şeyler gerçekleştirmenizi sağlar.

Birçok yanlış yaptığım için insanların hayatlarında yanlışlar yapabileceğini de gayet iyi biliyorum. Peki, bu yanlışları yaptığımda ne yaptım. Yanlışlarımı telafi etmek için bir şansım daha olup olmadığına baktım. Varsa kullanmak için yeniden denedim. Yeniden denediğimde de doğru yapacağından emin değildim, hiç bir zaman da olamazdım ama yeniden denemem bana doğruyu yapma şansını kazandırdı.

Adanmışlığın Cesaretlendiren Gücü olmaya karar verdiğim gün, hayatımın geri kalanını nasıl yaşayacağıma karar verdim. Kendim için neyin önemli olduğunu anlamama yardımcı olanlara, hata yaptığımda bana öğretenlere şükredecektim. Bana inananlara da şükredecektim. Biliyordum ki şükretmek beni daha iyi hale getirecekti.

Adanmışlığın Cesaretlendiren Gücü olmaya karar verdiğim gün kendime bir soru sordum. Büyük bir hayal kurabilir misin? Değişim yaratacak bir şey! Gandi'nin yaptığı gibi, Atatürk'ün gerçekleş-tirdiği gibi, Edison gibi.
Sonra da düşünmeye başladım. Büyük hayal kurmak ne demek. Birazdan okuyacaklarınız sadece size örnek olsun diye konuldu. Saçmalama özgürlüğünüzü kullanmaya başladığınızda büyük hayaller kurabilir ve sonra da sizi en çok motive edeni gerçekleştirmeye koyulabilirsiniz.

Köylerde yaşayan insanları düşünmek lazım, o insanların köyleri için bir şeyler yapması lazım! Kendileri için bir şeyler yapmaları lazım! Ne dersiniz? Bu köylerde yaşayanlarda ilginç hikâyeler var mıdır? Bu köylerde ilginç fotoğraflar var mıdır? Bu köylerden çıkmış ünlü isimler var mıdır? Bu köyün bir tarihçesi var mıdır?

Peki Dünyanın çevresi ne kadardır? Ekvator çizgisini takip ederek gezmek mümkün olabilir mi? Bir çizginin üzerinde hareket ederek nereler görülebilir? Ekvator çizgisinin üzerinde yaşayan insanların ortak özellikleri var mıdır? Onlar bu çizginin farkında mıdırlar? Yaşadıkları coğrafya onlara ne kazandırmıştır? Ekvator ülkeleri birliği var mıdır? Varsa neler yaparlar?

Dünya üzerinde yaşayan ve boyları 2 metreden fazla insanların ortak problemleri var mıdır? Bu problemlerin çözülmesi için bir birlik oluşmuş mudur? Bu insanlar birlikte olduklarında neler isterler? Boyları uzun insanlar için özel bir tatil köyü yapılabilir mi? Bu insanların sayısı ne kadardır? Bu insanların mutluluğu için neler yapılabilir?

Her birini tek tek ele aldığımızda fikirleri anlamsız bulacak birçok insan olacaktır. Önemli olan fikirlerin anlamsızlığı değil büyük olmalarıdır? Ya da büyüme potansiyelinin çok fazla olmasıdır. İnsan bu fikirlerden birini alıp kendini adayabilir. Hayatının amacı haline getirebilir. Yıllarca bu konu üzerinde çalışabilir ve hayatını da iyi yaşayabilir. Bütün mesele yapmayı düşündüğü konuyu belirlemektir. Bunu belirlerken öncelikli olarak kendi menfaatini değil toplumun menfaatini düşünmelidir? Yaratmayı düşündüğü farkı?

Böyle bir fark ortaya koyduğunda kendini adayacağı bir konuyu ortaya çıkarmış olur. Bundan sonrası artık çocuk oyuncağıdır. Yüz binlerce zorlukla karşılaşacağı ve bu zorlukların bazılarının aşılması çok zor olacak şeyler olduğu da bir gerçektir. Ancak, en önemlisi insanın kendini adayabileceği bir konuyu tespit edebilmesidir.

Ne dersiniz bunlara benzeyen veya hiç benzemeyen bir amaç sizin hayatınızın amacı olabilir mi? Olabilir dediğinizi duyar gibiyim. Ancak nasıl yapacağınızı da düşünüyorsunuz. Bilmenizi istediğim bir konu da gücümüzün yetmeyeceği yerlerde yardımlar alabileceği-mizdir.

"Hiçbirimiz hepimiz kadar akıllı değiliz". Kendinizi adayacağınız amacı bulduktan sonra ekip arkadaşlarına ihtiyaç olacaktır. Kendi başınıza yapabileceğiniz birçok şey vardır elbette ancak fikrinize, amacınıza, ortaya çıkacak değişimi yaratacak enerjiye kendi başınıza sahip olmadığınızı da kabul etmelisiniz. Bu bir ekip işidir. İnanmış insanların buluştuğu bir ekip işi. İşte bu yüzden ekibinizde inanmış insanlar ortaya çıkarabilmelisiniz. Bu da sizin göreviniz. İlk çekirdek kadro oluştuktan sonra ekibinizde inanan insanların sayısı artacak ve artacaktır. İhtiyaç duyduğunuz her şeyi ortaya çıkarmak için evren harekete geçecektir.

Kendinizi gerçekten adayacağınız bir amaç belirlediğiniz andan itibaren Adanmışlığın Cesaretlendiren Gücü sizinledir. Bu cesaret ve güç sizinle olduğu andan itibaren "hayır" kelimesi size evet demem için bir sebep söyle anlamına gelir. Siz sebebi söylersiniz. O sebebi beğenmezse size yeniden hayır der. Bu kelime de evet demem için bir sebep söyle anlamına gelir. Siz bir sebep daha söylersiniz. Yine hayır diyebilir? Siz bir sebep daha söylersiniz. Size ne kadar hayır derse sizde o kadar evet demesi için sebep bulursunuz. En sonunda evet der. Bu doğanın kanunudur. İstediğiniz her şey için mücadele etmeniz gerekir. Mücadele bazen hiç yokmuş gibi görünür bazen de hiç bitmeyecekmiş gibi. Hiç yokmuş gibi göründüğünde aslında başka şeyler için çok mücadele ettiğinizde elde ettiğiniz beceriler o isteğiniz içinde işe yaramıştır. Bütün mesele budur. Çok mücadele ettiğinizde ama mücadeleyi kazanmadan bıraktığınızda boşuna çalışmış olmazsınız. Bir başka isteğiniz için hazırlık yapmış olursunuz. Bu isteğinizin farkında da olmayabilirsiniz.

Canınız sağ olsun. Mücadele hepimizin yapabileceği kadar kolay bir şeydir. Ancak herkes yapamaz. Bunun sebebi korkudur. İnsanın içine korku girdiğinde cesaret denilen duyguyla mücadeleye başlar. Kazanırsa korkak olursunuz. Bir insan her konuda korkak olamaz. Cesaretli olduğu konular da vardır. Ancak korkuları zamanla onun cesaretli olduğu konularda bile onu cesaretsiz kılabilir. Bu yüzden ilk başta korku ile karşılaştığınızda cesaretinizi galip getirmeye bakmalısınız. Daha önce oldu ve siz cesaretinizi değil de korkunuzu mu galip getirdiniz. Olabilir. Bu normaldir. Sizi cesaretinizin galip gelmesi konusunda cesaretlendiren birileri olmadığı içindir. Ayağa kalkın. Aynanın karşısına geçin ve kendinize bir bakın. İnsan denilen yaratık ayağa kalkmak için bir sene uğraşıyor. Sürünmekten emeklemeye, emeklemekten ayağa kalkmaya, kalkmaktan yürümeye, yürümeden koşmaya. Siz bunları yaptınız. Konuşmak içinde yıllarca mücadele ettiniz. Düşünmek içinde. Anlamak içinde. Korkuları ve cesareti öğrenmek içinde mücadele ettiniz. Şimdi akıllıca öğrenecek ve değişimi başlatacaksınız.

Kendinize korkmasaydım ne yapardım diye sorun? Sorun ki gerçekten istediğiniz şeyleri bulabilesiniz.

HERŞEYİN BİTTİĞİ AN

Thomas Edison'un laboratuvarı 1914 yılının Aralık ayında yanmış. Zararın iki milyon doların üzerinde olmasına karşın, bina sadece 238. 000 dolara sigortalıymış, çünkü bina betondan yapıldığı için yanmaz olduğu düşünülüyormuş.



O soğuk Aralık gecesi Edison'un yaşamı boyunca yaptığı çalışmaların büyük bir kısmı kül olmuş. Ertesi sabah 67 yaşındaki Edison yanıp kül olan laboratuvarına bakıp şunları söylemiş:



"’Bu felaketin değerini bilmemiz gerek. Bütün hatalarımız yandı, kül oldu. Şükürler olsun Tanrıya, herşeye yeniden başlayabiliriz. "



Yangından tam üç hafta sonra Edison Fonografı bulmuş.


Büyük bir felaketin karşısında Edison'un gösterdiği olgunluğu göstermek çoğumuz için mümkün olmayabilir. Asıl önemli olan her gün karşılaştığımız küçük felaketler karşısında savaşmaya devam edecek gücü bulabilmektir.



Küçük felaketlere rağmen cesaretini kaybetmeme gücünü yine her gün karşımıza çıkan küçük mucizelerde bulabiliriz. Günün sonunda geriye dönüp baktığımızda, felakete dönuşebilecek olayların bir şans veya mucize eseri gerçekleşmediklerini görmek hiç de zor değildir. Felaketlerle mucizelerin arasındaki ince çizgiyi farkettiğimiz zaman aslında ne kadar şanslı olduğumuzu anlayabiliriz.



Hepimizin başına gelmiştir: Kapısını açık unuttuğunuz halde çalınmayan araba, gaz sancısı olduğu anlaşılan kalp krizi, elinizden düşüp de kırılmayan bardak, en sıkışık zamanda pantolonun cebinden çıkan para, elektrik kesilmeden birkaç saniye önce kaydettiğiniz dosya, sizin arkasından koştuğunuzu farkederek duran otobüs şöförü, kapağı açık unutulan fakat mürekkebi bittiği için çantanıza akmayan dolma kalem, gece uğradığınız bakkalda bulduğunuz son ekmek, tam size çarpacakken aniden durmayı başaran araba, yangın büyümeden bastıran sağnak yağmur, son anda iptal edilen çalışamadığınız sınav, üstünüze değil de yere dökülen kaynar çay, en sıkıntılı anınızda gelen güzel haber, kaybettiğinizi zannederken beklenmedik bir yerden çıkan kıymetli eşyanız, evinizden çaldıklarını satamadan yakalanan hırsız, yola fırlarken yakaladığınız küçük çocuk, kırılan fakat parçalanmayan cam, elinizi kesmeyen kör bıçak ve bunlar gibi daha yüzlerce küçük mucize günümüzün her anında bizi bekler.



Biz bunları mucize olarak görmek yerine şansımıza bağlar ve önemsemeyiz. En küçük felaketi büyüterek perişan olurken, mucizeleri küçük görmek ne yazık ki doğamızda vardır.



Hayatımız böyle küçük mucizelerle doluyken karşılaştığımız küçük felaketler karşısında belki daha metin olabiliriz. Sonuna geldiğimiz her günde aslında mucizelerin felaketleri kat kat aştığını görebilirsek belki ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam edebiliriz.



Felaketler büyük olsun, küçük olsun her zaman bir çarenin bulunduğunu hatırlayabilirsek belki Edison gibi cesur davranabiliriz. Aslında tüm felaketlere göğüs gerebilecek güce sahip olduğumuzu ve bu gücün de hergün karşılaştığımız mucizelerde saklı olduğunu bilirsek belki acılara bakıp gülümsemeye devam edebiliriz.



Ve ne olursa olsun aslında şanslı olduğumuzu düşünebiliriz. Herşeyin sonu gibi görülen her anın devamında bir hayat yatar. Sonların aslında yeniden başlangıçlar olduğunu görmek hepimizin elindedir. Hayatınızdaki mucizelerin felaketlerden daha fazla olması dileğiyle.

" İŞ VE AŞK iLİŞKİSİ "

Dünyada satış rekorları kıran oyun kokolojiyi yaratan iki Japon yazar Saito ve Nagao, ikinci kitabı yazdı.

İlk Kokoloji kitabı, 15 ülkede yayınlanmış ve bestseller olmuştu. Kitap Türkiye’de de çok ilgi görmüştü. Şimdi kitabın devamı Kokoloji 2 ’O’ Kitaplar tarafından yayımlandı. Kokoloji, Isamu Saito ve Tadahiko Nagao tarafından geliştirilmiş bir tür kendini keşfetme oyunu.

İnsanların kendilerini her gün yaşadıkları olayların içinde hayal etmeleri ve basit sorulara cevap vererek psikolojik bakış açısını keşfetmelerini amaçlıyor. Her oyunun sonunda oynayanın verdiği cevaplar doğrultusunda kişiliği hakkında yorumların bulunduğu bir bölüm ..

Kokoloji 2’de ele alınan konulardan biri de iş başvurusu. Yazarlar, yeni bir işe girmenin hayatın akışını belirlemedeki en önemli kararlardan biri olduğunu belirtiyor. Yeni bir işe başlamayı bir kişiye bağlılık sözü vermeye benzetiyor, iş ile ilişkiler arasında birçok paralellik buluyorlar.

Yani bu teste vereceğiniz cevaplar aynı zamanda aşk konusundaki beklentilerinizi de yansıtacak! İşte Kokoloji 2’deki iş başvurusuyla ilgili sorular ve yanıtların yorumları...

*Çalışmayı en çok istediğiniz şirketin mülakatına çağrıldınız. Mülakat günü odaya girdiniz ve bir ekiple görüşme yapacağınızı gördünüz. Ekip üyelerinin yaş ortalamasının kaç olmasını istersiniz?

-Bu soruya vereceğiniz cevap ideal eş olarak gördüğünüz kişinin yaşıdır. Mülakattaki amaç sadece tanışmak değil, bir izlenim yaratmaktır. İdeal patronunuzun yaşı, birlikte olmak istediğiniz kişinin yaşını gösterir. Örneğin eğer mülakat ekibi sizden çok daha yaşlı kişilerden oluşuyorsa, bu durum "yaşlı tilkiler"i çekici bulduğunuz anlamına gelir.

*Görüşme "sizi tanıyalım" gibi basit sorularla başladı ve sonra sıra şaşırtmalı yerlere geldi. Soruların tümüne kolaylıkla cevap verdiniz ama biri sizi çok etkiledi. Bu soru neydi?

-Zihninizde en çok yer eden soru, gizliden gizliye hayatınızdaki kişiye sormak istediğiniz sorudur. Aklınızda kalan soru "Bu şirketi neden seçtiniz?" diyelim. Hepimiz "Beni neden seçtin?" diye sormak isteriz, değil mi? Veya: "Bize hedeflerinizden söz edin." Çeviri: "Ben yanında olmadığımda neler yapıyorsun?"

*Tam işe alındım diye düşünüp rahatlamışken, ekipten biri eksik ve zayıf noktalarınızı saymaya başladı. Kusur listenizde neler bulunur?

-Yetkilinin sıraladığı kusurlar aslında sevgilinizin hoşlandığı yanlarınızdır. Kendinizde hata olarak gördüğünüz şeyler, çoktan düzeltmeye başladığınız özelliklerinizdir. Eğer "Kendinize fazla güveniyorsunuz" eleştirisi aldıysanız bu hayatınızdaki insanın sizdeki en sevdiği özelliktir. "Yeterince atılgan değilsiniz" eleştirisi de sizin en sevilen özelliğinizdir. Yumuşak başlı ve sevecen bir insansınız demektir. "Deneyiminiz yetersiz" ise demek ki bir ilişkiye tazelik ve sınırsız potansiyel katıyorsunuz.

*Aynı gece telefonunuz çaldı ve personel müdürü işe alındığınızı söyledi. Ne cevap verirsiniz?

-İş teklifine verdiğiniz cevap evlenme teklifine göstereceğiniz tepkiyi yansıtıyor. "Gerçekten mi? Ciddi misiniz? Başlamak için sabırsızlanıyorum." Bu sözler ilişkinin iyi başlamasını sağlar. Ama sözleşme imzalanana kadar soğukkanlı davranın, coşkunuzu gizleyin. Fazla hevesli görünmek bazen umutsuzluk olarak da algılanır. "Birkaç gün düşünmek istiyorum." Bu akılcı bir yaklaşımdır. Olaya atlamanın gereği yok. Ne de olsa büyük bir taahhüde giriyorsunuz. "Birkaç teklif daha aldım. Hepsini değerlendirip öyle karar vereceğim."

Kendinizden çok emin görünmeyin. Büyük ihtimalle başka adaylar da vardır.

Alıntı

KADINLAR NEDEN AĞLAR

Küçük bir erkek çocuk annesine sordu; "Niçin ağlıyorsun ?" "Çünkü ben kadınım" diye cevapladı annesi. "Anlamadım !" dedi çocuk. Annesi çocuğunu kucaklayıp; "Ve hiç bir zaman da anlayamayacaksın!" dedi.



Çocuk bu sefer babasına; "Baba, annem niçin ağlıyor?" diye sordu.
Babanın cevabı; "Bütün kadınlar sebebsiz ağlayabilen yapıdadır"



Küçük oğlan büyüdü, yetişkin adam oldu ve hâlâ kadınların niçin ağladıklarını keşfedemedi. Nihayet öldükten sonra cennete gittiğinde Allah'a sordu. "Allahım!" dedi "Kadınlar niçin bu kadar kolay ağlayabiliyorlar?"



Allah dedi ki... "Ben kadınları ozel yarattım!...



Tüm yaşamın ağırlığını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmen başkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar; doğumun acısına olduğu kadar doğurdukları evlatlarının nankörlüğüne dayanabilecek iç kuvvetini verdim. Başkalarının kuvvetinin kalmadığında devam edecek azmi, ailesinin hastalığında yorgunluğa papuç bıraktırmayacak kudreti verdim. Her türlü ağır şart altında, ve hatta annelerini çok kötü incitseler de çocuklarını sevmek duygusallığını verdim. Bu duygusallık her yaştaki çocuklarının yaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyip paylaşmalarına yardım ediyor. Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek kuvvetini verdim. Onları erkeğin kalbini korumaları için yarattım. Onlara iyi bir kocanın eşini asla incitmeyeceğini fakat bazen destek ve kuvvetini deneyecek davranışlarda bulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim. Tek zayıflık olarak kadınlara birer göz yaşı verdim. Tamamen kendilerinin sahip oldukları, ihtiyaçları olduğunda kullanmak üzere.. İnsanlık için bir gözyaşı..." diye cevapladı.



Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu, ne kendini ne şekilde taşıdığıdır. Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi, fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiye değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır.

AB 7. Cerceve Programi-Enerji

AB ile işi olan veya olabilecek herkes tarafından bilinmesi gereken çok önemli bir adres.
www.fp7.org.tr

7. Çerçeve Programı kapsamında, Avrupa Komisyonu tarafından enerji ile ilgili 31 Temmuz 2009 tarihinde toplam 271 milyon € bütçeli 6 adet çağrının açılması beklenmektedir. Bu çağrılara ilişkin link aşağıdadır.
http://www.fp7.org.tr/home.do?ot=5&rt=12&rid=11915&a...

Ayrıca, hidrojen ve yakıt pilleri konusunda şu anda açık olan bir proje daha var (2 temmuz)
http://www.fp7.org.tr/home.do?ot=5&rt=12&rid=13930&a...

Son olarak, 30 temmuzda sunulacak bır proje için, seralarda PV panel kullanımı ile ilgili yabancı bir firma yerli bir ortak arıyor
http://www.fp7.org.tr/home.do?ot=5&rt=1&sid=3419&...

HAYATIMI YENİDEN YAŞAYABİLSEYDİM EĞER

Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer; hastayken yatağa girer dinlenirdim. Ben olmadığım zaman her şey kötüye gidecek diye düşünmezdim. Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım. Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim. Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim.



Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer, şömineyi yakmak isteyen birisi olduğunda ona engel olmazdım. Yerler leke olacak diye korkmazdım. Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım. Kocamın sorumluluklarını daha çok paylaşırdım.



Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim. Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum. TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim.. Ömür boyu “garantilidir” denilen hiçbir şeyi satın almazdım.



Hamileliğimin bir an önce sona erip, doğum yapmayı dilemek yerine, hamile olduğum her anın tadını çıkarır ve içimde bir canlı yaratmanın ne kadar harika olduğunu fark ederdim. Bu o kadar nadir bir olay ki. Mucize gibi bir şey.



Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla "önce git ellerini yüzünü yıka" demezdim. Onlara daha çok "seni seviyorum", ondan da daha çok "özür dilerim" derdim. Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..



Dikkatle bak.

Gerçekten gör.

Yaşa.

Vazgeçme.

Küçük şeyler için şikayet etme.



Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi.. Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım. Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için Allah'a şükredin. Tek bir hayatınız var ve birgün sona eriyor. Umarım her gününüzü değerlendirirsiniz.''

(Emma Bombeck kanserden ölmeden hemen önce kaleme alınmış.)

HAYATA BAKIŞ AÇISI

Bu yazıyı okumanız kısa bir zamanınızı alacak, ve sonunda hayata ve ilişkilere ait bakış açınız değişebilecek....

İleri derecede hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar.
Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu,
ciğerlerindeki suyun süzülmesi için.
Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı.
Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.

Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu. Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki
renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu.
Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot’larını suda yüzdürüyorlardı. Genç aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor,uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.

Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.

Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

Günler ve haftalar geçti. Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaştı: uykusunda, huzur içinde ölmüştü.
Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.

Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu.
Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı.
Hasta yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından
doğruldu.

Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti. Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça
dönmeye zorladı kendisini.Pencere, boş bir duvara bakıyordu.

Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu.
Hemşirenin cevabı, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi.
“Sanırım seni cesaretlendirmek istedi” dedi.

Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun. Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise iki katı artar.

Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi sayın.

Yaşadığımız her bir gün bize bir hediyedir.

Hayata iyi bakın.

HALİL CİBRAN -Vermek Üstüne

sonra, varlikli bir adam konustu: "bize vermekten bahset."

ve o cevap verdi:

"sahip olduklarinizdan verdiginizde,
çok az sey vermis olursunuz;

gerçek veris, kendinizden vermektir.

çünkü sahip olduklariniz, yarin ihtiyaciniz olabilir
diye saklayip korudugunuz seylerden ibaret degil mi?

ve yarin, kutsal sehre giden hacilari takip ederken, kemiklerini,
iz birakmayan kumlara gömen fazla uyanik bir köpege ne getirebilir?

ve ihtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan baska birsey degil midir?

kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak,
tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?

çok fazla seye sahip olup, çok az verenler, bunu
gösteris isteyen gizli arzulari için yaparlar,
ki bu da armaganlarini yararsiz kilar.

ve bazilari vardir ki, çok az seye sahiptirler ve hepsini verirler.
bunlar hayata ve hayatin definesine inananlardir,
ve kasalari hiç bos kalmaz.

bazilari sevinçle verirler, bu sevinç onlarin ödülüdür.

bazilari ise istirap içinde verirler ve bu aci onlarin vaftizidir.

ve bazilari vardir ki, ne vermenin acisini hissederler,
ne sevinç ararlar, ne de bir erdemlilik düsüncesi tasirlar;

onlar, su vadideki mersin agacinin kokusunu salisi gibi verirler.

böyle kisilerin ellerinde tanri dile gelir ve
onlarin gözlerinden tanri, dünyaya gülümser.

istendigi zaman vermek güzel bir davranis olabilir; fakat
istenmeden, ihtiyaci hissederek vermek çok daha anlamlidir.

ve cömert olan için, verecek kimseyi aramak,
veris olayindan daha fazla sevinç getirir.

vermekten alikoyacaginiz herhangi bir sey olabilir mi?

sahip oldugunuz her sey bir gün verilecektir.

öyleyse simdi verin ve vermenin hazzini
mirasçilariniz degil siz yasayin..

çogunlukla söyle dersiniz:
'verecegim, ama hak edeni bulabilirsem.'

ne koruluktaki meyve agaçlari böyle düsünür,
ne de çayirdaki sürüler.

onlar, saklandiginda çürüyecek olani, yasayabilsin diye verirler.

herhalde kendisine günler ve geceler verilmesini hak eden
bir kisi, sizden gelebilecek seyleri de hak eder.

ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmis bir insan,
sizin küçük irmaginizdan da bir bardak su alabilir.

faydasindan öte, kabul etmenin gerektirdigi cesaretten ve
güvenden daha büyük bir deger var midir?

ve siz kim oluyorsunuz da, onlarin gögüslerini yirtarak
gururlarini korunmasizca ortaya seriyor, sonra da
onlarin degerlerini örtüsüz ve gururlarini
utanmasiz olarak degerlendiriyorsunuz?

önce kendinizi vermeye hak kazanmis ve
verme olayinda bir araci olarak görün.

çünkü gerçekte herseyi veren hayattir
ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediginizde,
sadece bir tanik oldugunuzu unutuyorsunuz.

ve siz alicilar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz,ne kendinize
ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için,
hiç bir minnet hissi tasimayin.

bunun yerine, armaganlari kanat yaparak,
verenle beraber yükselin;

çünkü borcunuzu gereginden fazla abartmak,
annesi özgür yürekli dünya,
babasi evren olan cömertlik olgusundan
süphe etmek demektir..."

Halil CİBRAN

İş ve Özel Yaşamda Başarının Sırrı

Degerli Dostlar merhaba

İş ve Özel Yaşamda Başarının Sırrı; Duyarlılık
Pozitif bilimler dediğimiz fizik, kimya, matematik gibi bilim dallarında neden sonuç ilişkisi tüm örgüyü anlamak ve açıklamak için yeterli olsa da, konu insan olduğunda neden sonuç ilişkileri maalesef bir yerden sonra gerekli açıklamayı üretemiyor.
Klasik neden sonuç ilişkisi ile açıklama örneğin şu sorulara cevap bulamıyor;
1) Nasıl oluyor da, bir iş takımı içinde tüm insanlar aynı eğitim seviyesine sahip olmalarına rağmen bazıları daha ön plana çıkıyor ve daha başarı oluyor,
2) Nasıl oluyor da, belli bir süre performansı düşük olan bir grup insan, yöneticileri değiştiğinde ya da gruba yeni bir üye katıldığında üstün performanslı bir takım halini alıyor,
3) Ya da nasıl oluyor da, bir süre öncesine kadar (dış dünya koşulları değişmediği halde) kendimizi işe karşı isteksiz hissederken, bugün içimiz işleri bir an önce bitirmek ve düzenleme isteği ile doluyor.
İşte klasik neden sonuç ilişkisi içinde tam cevap bulunamayan bu ifadeler, işin içine insan duyguları girdiğinde kendi cevaplarını buluyorlar.
Beyin üzerine yapılan araştırmalar şunu söylüyor ki; beyin bilişsel süreçlere paralel olarak duygusal süreçleri de işliyor ve her bilişsel tepki ile birlikte bir duygusal tepki de üretiyor.
İşte bu nedenle iş ve özel yaşamda başarılı olabilmek için bilişsel süreçlere odaklandığımız kadar, aynı zamanda kendimizin ve çevremizin duygusal süreçlerine de odaklanmalıyız. Yani, sadece yapılan işler, rakamlar ve sonuçlarla ilgilenmek sistemi bir yere kadar çalıştırsa da üstün performans elde etmek için bunların ilerisine geçmek, kendi iç yaşantılarımızla birlikte kişiler arası ilişkilerde karşımızdakini iç yaşantılarını anlamaya çalışmalıyız.
Biliyorum, şu anda söylediklerim size biraz yabancı geliyor ancak şöyle bir geriye doğru gittiğinizde;
1) İş arkadaşınızla acı tatlı olayları paylaştığınızda aranızdaki ilişkinin daha iyiye gittiğini,
2) Zor bir gününüzde iş arkadaşlarınızı yanınızda hissettiğinizde günün daha kolay geçtiğini,
3) İş arkadaşlarınızın size samimi ilgi ve desteğini hissettiğiniz iş yerlerinde daha uzun süre çalıştığınızı,
4) Birlikte çalıştığınız ve işe yeni başlayan arkadaşlarınızın sizin samimi desteğinizi hissettiklerinde daha güler yüzlü ve motive olduklarını
Hatırlayacağınızı düşünüyorum.
Ve biraz daha kendinizi zorladığınızda, insanın kendisinin ve çevresindekilerin duygu ve düşüncelerine gösterdiği hassasiyet ve ilgi olarak tanımlayabileceğimiz “duyarlılığın” ne kadar etkili sonuçlar doğurduğuna dair kanıtları arttırabileceğinize inanıyorum.
Peki, iş ve özel yaşamdaki katkısı için örnekleri çoğaltabileceğimiz “Duyarlı” yaklaşımı geliştirmek için ne yapmalıyız?
1) Öncelikle kendi davranış ve tepkilerimiz konusunda düşünmeye başlamak sağlıklı bir ilk adım olacaktır,
2) Kendimizi rahat ve motive olmuş hissettiğimiz süreçler ile bunun tam tersi süreçlerde “Neden böyle?” sorusunu sormak bize yeni ufuklar açacak cevaplar üretmekte yararlı olacaktır.
3) Çevremizdekilerle samimi ilişkiler kurmak için açık ve net girişimlerde bulunmak sağlıklı geri bildirimler almak için önemli bir diğer adımdır.
4) Eleştirilere açık olmak, bu eleştirilerde gerçek paylarını araştırmak kendimize yönelik bakış geliştirmemizde diğer önemli bir adım olacaktır.
5) Son olarak da çevremizdeki insanlarla samimi olarak ilgilenmek ve en önemlisi onları dinlemek, kendimizi onların yerine nasıl bir bakış açısı ile hareket ettiklerini anlamaya çalışmak duyarlılık geliştirme sürecimizde bize yardımcı olacaktır.
alıntı

Hafızanızın gücünü ölçün

Unutkanlık 7'den 70'e hepimizin gündelik sorunudur. Yoğun stres, zihinsel yorgunluk gibi faktörler unutkanlığa neden olabilir. İsimleri, telefon numaralarını, eşyalarımızın yerini, söz verdiğimiz halde arkadaşımızı aramayı, alış verişe çıkarken alacaklarımızı unuttuğumuzda "bugünlerde çok unutkan oldum" deriz. Bu durum bazen sorulan soruları tekrarlama, yolları, mekanları karıştırma, işte verimliliğin düşmesi, çevreye ve hobilere ilgide azalma ile de kendini gösterebilir. Oysa günlük yaşamı çok etkilemediğini düşündüğümüz unutkanlıklar, ileri yaşlarda görüldüğünde halk arasında "bunama" olarak bilinen "demans" adlı hastalığın habercisi olabilir.


TEST - Hafızanızın Gücünü Ölçün!
Aşağıdaki soruları cevaplayarak hafızanızın gücünüzü ölçün.

Bu testin sonuçları doktor muayenesi ve değerlendirmesi yerine geçmez. Klinik değerlendirme için doktorunuza başvurunuz.


1. Evde sürekli bir şeyler arıyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


2. Daha önce geldiğim bir yeri bulamıyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


3. Yaptığımı sandığım bir işi gerçekten yapıp yapmadığımı kontrol ediyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


4. Dışarı çıkarken yanıma almam gerekenleri unutuyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


5. Bir önceki gün yapmam istenen bir işi unutuyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


6. Ara sıra görüştüğüm arkadaşlarımı ve akrabalarımı tanımakta güçlük çekiyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


7. Okumakta olduğum yazıda anlatılan hikâyenin ne olduğunu karıştırıyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


8. İletmem gereken önemli mesajları unutuyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


9. Kendimle ilgili önemlii detayları, örneğin doğum tarihimi ya da yaşadığım semtin adını unutuyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


10. Bana anlatılan bir hikâyenin ayrıntılarını karıştırıyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


11. Eşyaların durdukları yeri unutuyorum veya onları tamamen yanlış yerde arıyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


12. Daha önceden bildiğim bir otoyolda ya da binada yönümü kaybediyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


13. Her zaman yaptığım işleri iki kez yapıyorum. Örneğin çayı iki kez demliyorum ya da saçımı üst üste iki kez yıkıyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


14. Az önce söylediğim şeyi unutup bir kez daha söylüyorum ya da aynı soruyu üst üste iki kez soruyorum.


Asla ya da hemen hemen hiç (Yılda bir kez ve daha az)
Zaman zaman (Ayda birkaç kez)
Sık sık (Haftada birkaç kez)
Çok sık (Her gün)


Testin işaretli olarak gösterimi ve sonuç için lütfen aşagıdaki linki tıklayınız.

http://www.unutkanlik.gen.tr/unutkanlik_nedir/hafizanizin_gu...

TÜBİTAK - TEYDEB - TEKNOLOJİ VE YENİLİK DESTEK PROGRAMLARI BAŞKANLIĞI

TÜBİTAK - TEYDEB - TEKNOLOJİ VE YENİLİK DESTEK PROGRAMLARI BAŞKANLIĞI
DESTEKLERİ
Bir özel sektör kuruluşu, TÜBİTAK’tan Ar-Ge projeleri için finansal destek alabilir; enstitülerimizle işbirliği içinde tüm test, analiz, sistem kurma ve geliştirme çalışmalarını yürütebilir; danışmanlık ve eğitim hizmetleri alabilir; uluslararası işbirlikleri geliştirebilir; bilim ve teknoloji dünyasıyla ilgili veri tabanlarından yararlanabilir.


Teknoloji ve Yenilik Destek Programları Başkanlığı (TEYDEB), teknolojinin toplumsal faydaya dönüşme sürecini hızlandırmak amacıyla, ülkemiz sanayi kuruluşlarının araştırma-teknoloji geliştirme ve yenilik faaliyetlerini desteklemek amacıyla kurulmuştur. Böylelikle, ülkemiz kuruluşlarının araştırma-teknoloji geliştirme yeteneğinin, yenilikçilik kültürünün ve rekabet gücününün arttırılması hedeflenmektedir. TEYDEB, bahsedilen hedefler doğrultusunda, destek programları tasarlamakta ve yürütmektedir.

TEYDEB Bünyesindeki Sanayiye Yönelik Destek Programları
1501 - Sanayi Ar-Ge Projeleri Destekleme Programı
1503 - Proje Pazarları Destekleme Programı
1507 - KOBİ Ar-Ge Başlangıç Destek Programı

1508 - Teknoloji ve Yenilik Odaklı Girişimleri Destekleme Programı (TEKNOGİRİŞİM)
1509 - Uluslararası Sanayi Ar-Ge Projeleri Destekleme Programı
TÜBİTAK-TEYDEB bünyesinde yürütülen,
1501 - Sanayi Ar-Ge Projeleri Destekleme Programı,
1507 - KOBİ Ar-Ge Başlangıç Destek Programı ve
1509 - Uluslararası Sanayi Ar-Ge Projeleri Destekleme Programı’na
yapılan başvurular 1 Temmuz 2008 tarihinden itibaren elektronik ortamda alınmaktadır. Söz konusu destek programlarına proje başvuruları için http://eteydeb.tubitak.gov.tr adresini kullanabilirsiniz.
TEYDEB BAŞKANI
Prof. Dr. Ömer Z. CEBECİ

TEYDEB BAŞKAN YARDIMCISI
S. Hilmi YAVUZ
E-posta: hilmi.yavuz@tubitak.gov.tr
Sekreter:
Beril TERZİ
E-posta: beril.terzi@tubitak.gov.tr
Tel: (0312) 467 1801 - 468 53 00 / 4813
Faks: (0312) 427 43 05
TÜBİTAK - TEYDEB : http://www.tubitak.gov.tr/home.do?ot=1&sid=478&pid=4...

Müşterinin Kalbi Nasıl Kazanılır?

* Müşterilere temas etmek için fırsatlar yaratın. Örneğin kokteyller, seminerler vb. organizasyonlar bu tür buluşmalar için idealdir.

* Verdiğiniz hizmette, müşterinin her zaman desteğe ihtiyacı olduğunu unutmayın ve buna göre davranmayı alışkanlık haline getirin.


* Her müşterinizin kendisini önemli hissetmesini sağlayın. Müşteriler her zaman, insanlardan özel hizmet bekler. Onlara tutkuyla hizmet verin, kendileri için zaman harcadığınızı gösterin.

* Elle yazılmış, kişiye özel yazışmalar yapın. Bunlar ilişkinizin gücünü arttıracaktır.

* Müşteriler hızlı hizmet ister. Telefona ilk çalışta bakıyor olmanız çok önemlidir.

* Ağırlama sanatında ustalaşın. Gerçekten yetenekli bir hizmet görevliniz olsun. Bu kişi sizinle müşteriler arasındaki bağlantıyı kuran ilk cephedir.

* Bütün müşterilerinize şükran duyun. Eskilerine bile!

* Müşterilerinizin sırlarını tutun.

* Onlara verdiğiniz her sözü yazılı hale getirin.

* İsimleri ezberlemek, ilk hedefiniz olmalı. Her müşterinizde, çalıştığınız her departmandaki isimleri zihninize kaydedin. Ekibiniz de sizinle aynı yaklaşıma sahip olmalı.

* Etkileyici olmaya çalışmayın. Bu çaba görünür olduğunda değeriniz düşer.

* Cep telefonu görüşmelerini müşterinizin yanında yapmayın. Onların yanındayken, telefonun sesini kısın ya da mümkünse kapayın.



* Müşterinize övgüde bulunun ama bunu abartmayın. Asla kendinizi övmeyin, rakibinizi yermeyin.

* Müşterinizle ilgili şüpheye düştüğünüz bir nokta olursa, kibar ve ılımlı davranmaya özen gösterin.

* Müşteriniz için bir şeyden vazgeçersiniz fazlasını alırsınız. Bunu unutmayın.

* Şirketinize zarar verecek olsa bile müşterinize gerçeği söyleyin. Güven kazanmak için kendinizi riske atın; bu, güçlü ilişkilerin temelidir.



* Müşterinize verdiğiniz vaatler, eylemleriniz ve performansınızla tutar­lı olmalı. Kalite, tutarlılıktır.

* Müşteriler rahatı sever. Onlara rahatlık sağlayarak eli­nizde tutabilirsiniz. Müşteriye gerçekten gösterilen ilgi ve yaptığınız işe duyduğunuz tutkunun gücü, müşteri rahatlığının te­mel kaynaklarıdır. En büyük varlığınız, tutkunuz ve kendinize olan inancınızdır.

Kaynak: Bu yazı Kolay İletişim tarafından KobiFinans için hazırlanmıştır.

Barter, Bartır ve Değiş-Tokuş

Şükrü KIZILOT

23.07.2009

TEMEL İngilizce kursuna gidiyormuş. İlk derste iyice zorlanmış. Teneffüste arkadaşına sormuş;

* Sen bu İncilüzceyi nasıl anlaysun bana bir söylesene; örneğin “come” diye yazaysun, “kam” diye okuyaysun, peçi... “Cel” olduğunu nasıl anlaysun?

Barter da bu fıkraya benziyor.

“Barter” diye yazılıyor “bartır” diye okunuyor, “değiş-tokuş” olarak anlaşılıyor.

İLK BARTER

Barter uygulamasının ilk kez 1929 yılında başladığı belirtiliyor ama ilk örneğine La Fontaine’in (1621-1695) “Horoz ile inci” hikayesinde rastlıyoruz. Bilmeyenler için anlatalım.

Horoz, yolda bir inci bulmuş, doğru darı satan dükkana gitmiş ve “Bu inci benim işime yaramaz. En iyisi sen bunu al ve bana bir avuç darı ver. O da benim işime yarar” demiş.

Yıllar sonra, değiş-tokuş olayı, ciddi bir ticaret haline geldi ve giderek yaygınlaşmaya başladı.

KRİZDE CİDDİ BİR ÇÖZÜM

En basit anlatımıyla “barter” olayında, elindeki malı satamayan bir firma, bu malın karşılığında, satabileceği ya da işinde kullanabileceği bir mal veya hizmet alıyor ve onu değerlendiriyor.

Barter yalnızca malını satamayanlar için değil, hizmet işletmeleri için de ciddi bir çözüm.

BİRKAÇ ÖRNEK

* Elinde fazla sayıda gömlek olan bir firma, bunların bir kısmını barter yoluyla elinden çıkartıyor. Karşılığında; kravat, t-shirt, bluz, kazak, kemer vs. alıyor. Bir anda elindeki çeşit bollaşıyor ya da kargo, reklam, taşıma, yemek servisi alıyor. Böylece para vermeden ihtiyacı olan mal ve hizmetleri almış oluyor. Bunların hepsini gömlek karşılığı, değiş-tokuş ile aldığı için, işyerinde kravat, t-shirt, bluz, kazak, kemer vs. sattığında, gömlek satmış gibi oluyor. Mal çeşidi ve buna bağlı olarak satışları ve kazancı artıyor.

* Bir otelin, satamadığı odalar var. Bunlardan 20 odayı barter firmasına veriyor. Karşılığında da; havlu, çarşaf, masa örtüsü, kağıt peçete, tuvalet kağıdı, sabun vs. alıyor. Barter şirketi de bu odaları mal veya hizmet aldığı bazı firmalara tahsis ediyor. Onlar da tatil ya da iş amaçlı olarak, odaları kullanıyorlar.

KURUYEMİŞ KARŞILIĞINDA KONSER

İstanbul’da ünlü bir sanatçının program yaptığı eğlence merkezine; barter yoluyla kuruyemiş, kağıt peçete, şarap, bardak, masa örtüsü vs. veriliyor ve karşılığında 20 kişinin eğlenebileceği 5-6 masa tahsis ediliyor. Bu masalar da barter amaçlı mal ya da hizmet alınan firmalara veriliyor.

Bir gazeteye, barter yolu ile reklam veriliyor. Karşılığında gazeteye nakit para ödenmesi yerine; araç kiralama, otel odası tahsis etme, kağıt ya da yemekhane için gıda malzemesi (fasulye, nohut, mercimek vs.) veriliyor.

Görüldüğü gibi “barter” olayı özellikle kriz döneminde, pazarlanamayan mal ve hizmetler için hem pazar yaratıyor hem de işletmenin ihtiyacı olan bazı mal ve hizmetleri, para ödemeden sağlamasına olanak sağlıyor.

Sistemin işleyişi ile ilgili teknik bilgileri ve uygulamanın ayrıntılarını “www.barturk.com”dan öğrenebilirsiniz.

Satamadığınız mal ve hizmetlere pazar bulmak, kullanamadığınız kapasitenizi harekete geçirmek, ürettiğiniz ve sattığınız mal ve hizmete talep yaratmak, bulamadığınız kredi yerine alternatif finans fırsatı yaratmak veya ihtiyacınız olan mal ve hizmetleri para ödemeden alabilmek için barter olayını, bir alternatif olarak düşünebilirsiniz.

Kriz döneminde “barter” özellikle KOBİ’ler için ciddi bir çıkış yolu.