26 Temmuz 2012 Perşembe

Erenköy Cemati

Erenköy Cemati
Erenköy Cemati





Kökleri Kelami Dergahı’na ve ŞEYH MAHMUD ESAD ERBİLİ(K.S)’a dayanıyor.ŞEYH MAHMUD ESAD ERBİLİ(K.S), tekkeler kapatılınca Erbil’deki arazilerini satıp, İstanbul’a yerleşti. Erenköy’de bir bina aldı, cemaatin temellerini attı. Menemen Ayaklanması’na karıştığı iddiasıyla gözaltındayken rahatsızlanıp hayatını kaybetti.

Erenköy Cemaati, ŞEYH MAHMUD ESAD ERBİLİ(K.S)’ın halifesi RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ(K.S)’nca sürdürüldü. Nakşibendi geleneği içinde, esnaf ve işadamlarının kolu olarak biliniyor. RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ(K.S)’nun ardından cemaatin dini sorumluluğunu TOPBAŞZADE MUSA EFENDİ(MUSA TOPBAŞ)(K.S)
üstlendi. Onun ölümüyle üç isim ön plana çıktı: Yeni Şafak’ın eski başyazarı Ahmet Taşgetiren, Eymen Topbaş ve Konya’da yaşayan Tahir Büyükkörükçü. Şeyh postuna Büyükkörükçü’nün oturduğu ileri sürülüyor. Konya’da Erenköy Mahallesi’nde yaşayan Büyükkörükçü bir dönem Milli Selamet Partisi milletvekilliği de yapmıştı. Erenköy Cemaati’nin Ankara topluluğunu ise Muradiye Vakfı yürütüyor.

Cemaatin altın silsilesi
Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed (SAV)
Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)
Selman Fârisî (r.a.)
Kasım Bin Muhammed (r.a.)
Ca'fer-i Sâdık (r.a.)
Bayezid Bistâmî (r.a.)
Ebu'l-Hasan Harakânî (k.s.)
Ebû Ali Farmedî (k.s.)
Yûsuf Hemedânî (k.s.)
Abdulhâlık Gucdüvânî (k.s.)
Ârif Rivegerî (k.s.)
Mahmûd Fağnevî (k.s.)
Ali Ramîtenî (k.s.)
Muhammed Baba Simasî (k.s.)
Emir Külâl (k.s.)
Şah Nakşbend Muhammed Bahâüddin Buhârî (k.s.)
Alauddin Attar (k.s.)
Ya'kub Çerhî (k.s.)
Ubeydullah Ahrâr (k.s.)
Muhammed Zahid (k.s.)
Hacegi Muhammed İmkenegî (k.s.)
Muhammed Bâkî Billâh (k.s.)
İmam-ı Rabbânî Ahmed Farukî (k.s.)
Muhammed Ma'sum es-Serhindî (k.s.)
Muhammed Seyfeddin Serhindi (k.s.)
Nur Muhammed Bedâyûnî (k.s.)
Mirza Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s.)
Abdullah Dehlevî (k.s.)
Mevlânâ Halid Bağdâdî (k.s.)
Tâhâ el-Hakkârî (k.s.)
Tâha el-Harîrî (k.s.)
M. Es'ad Erbilî (k.s.)
Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s.)
TOPBAŞZÂDE Musa Efendi (Musa Topbaş)   


 Şeyh Muhammed Es’ad Erbilî Hazretleri


Şeyh Muhammed Es’ad Erbilî (1847–1931); (bugünkü Irak’taki Musul’un) Erbil kasabasında doğmuştur. Dedesi ve babası da Nakşibendî-Halidî şeyhi olan Es’ad Efendi, medrese tahsilini tamamladıktan sonra 23 yaşında Nakşî-Halidî şeyhi Tâhâ-l-Harirî’ye intisap etti ve beş yıl sonra hilafet aldı. (Abdülhamid er-Rifkanî adlı bir şeyhten de Kadirî icazeti almıştır.) 1873 yılında hacca gitti, dönüşünde şeyhinin vefat etmiş olduğunu görünce İstanbul’a geldi. Fatih Camii’nde Hafız Divanı’nı okuttu; Meclis-i Meşayih azalığına ve 1883’te Şehremini’ndeki Kelamî Dergâhı’na (Kadirî icazetiyle) şeyh olarak tayin edildi. Halkın, devrin âlim, aydın ve mutasavvıflarının ve ileri gelen yöneticilerin büyük ilgisiyle geniş bir çevreye hitap etti. 1900’de II. Abdülhamit Han tarafından memleketine sürgün edildi; İkinci Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’a geri döndü. Kuruluş çalışmaları Kelamî Dergâhı’nda yürütülen Cem’iyyet-i Sûfiyye’de ikinci reislik; 1914’de Meclis-i Meşayih reisliği yaptı. Tasavvuf ve Beyanu-l-Hak mecmualarında yazılar yazdı. Sürre Emini olarak Hacca gönderildi. 1925’te tekkelerin kapatılmasıyla inzivaya çekilmesine rağmen Kazasker’deki köşkünde sürekli polis gözetimi altında tutuldu. Menemen hadisesi üzerine idam talebiyle yargılandı, olayla hiçbir şekilde ilgisi ve bağlantısı olmadığı halde müebbet hapse mahkûm edildi; yaşlılığı sebebiyle kaldırıldığı hastanede 1931’de vefat etti. (kuddise sirruhu)


ŞEMAİLİ


Es'ad Efendi uzuna yakın boylu, beyaz sakallı, süzme gözlü, esmer tenli, şişmana yakın cüsseli, güler yüzlü, tatlı sözlü, vakur bir zat idi. Çok kuvvetli bir hafızaya sahipti. Senelerce evvel görüştüğü zatı hemen tanır, konuştukları mevzuyu derhal hatırlardı.

Altın silsilenin otuz üçüncü halkası yine Irak'tan, Musul'un Erbil kasabasından 1264/1847 yılında Erbil'de doğdu. Baba ve anne tarafından seyyiddir. Babası Erbil' de bulunan Halidî tekkesi şeyhi M Saîd Efendidir. Babası tarafından dedesi Hidayetullah Efendi ise Mevlana Halıd el-Bağdadi' nin Erbil'de yaptırdığı tekkeye tayın ettiği halifesidir.

Es'ad Efendi ilk tahsilini Erbil ve Deyr'de ikmal ettikten sonra yirmi üç yaşında iken 1287/1870 yılında manevi bir işaretle Nakşı-Halidi şeyhi Taha'l-Hariri'ye (o 1294/1875) intısab etti. Beş yılda seyru sulükunu ikmal île hilafet aldı 1292/1875 yılında Hicaz'a gitti.


Click here to enlarge
Es’ad Efendi Hazretleri bağlılaryla beraber otururken


Es’ad Erbilî’nin eserleri şunlardır: 1. Kenzü-l-İrfan; konularına göre ayrılmış 1001 hadisin metni, tercümesi ve bir kısmının şerhinden oluşan bu kitap birçok defalar basılmıştır. 2. Mektûbât; Erbil’deki sürgününde müntesip ve dostlarına gönderdiği mektuplardan oluşmuştur. 3. Risale-i Es’adiyye; tasavvuf ve tarikat adabıyla ilgili bir eserdir ve sonunda müellifinin kendi hal tercümesi bulunmaktadır. 4. Risale-i Tevhid; Evhadüddin Balyânî’ye ait bir risalenin tercümesidir. 5. Fatiha-i Şerif Tercümesi, 6. Fârisî ve Türkî Divan-ı Es’ad; içinde Arapça ve Kürdçe birer şiirin de bulunduğu divan, tasavvufi neşvenin en güzel ve yetkin örnekleriyle doludur ve hâlâ büyük bir beğeniyle okunmaktadır; hatta bazı şiirleri bestelenmiştir, kaside ve gazel tarzıyla da söylenmektedir. Divan-ı Es’ad (h.1337, m.1918 yılında) İstanbul’da basılmıştır (ve “Lisan-ı Kürdi’de Bir Gazel” s.31-32’de bulunmaktadır.) Şimdi bu gazele ve tarafımızdan yapılan bugünkü dile aktarımına bir göz atalım:




şâhî ki ruh-ı gıbta-i hurşîd-i semâ bî

âşık debî feryâd resî lutf-ı hudâ bî



ey şem’-i şebistân-ı men ey nûr-ı dırahşân

pervâne –sıfat cân be cemâl-i tü fedâ bî



mümkün neye aslâ nele şâhî nele şâdî

zevkî kî le dergâh-ı le râh-ı tü peyâ bî



mecnûnem eğer meyl-i bekâ-yı nâm-u nişân kım

nahçîr-i di erbeste be- zincîr-i fêna bî



bâ key neye kurbân nele küfr ü nele îmân

dîvâne–i zülf-i tü ki sermest-i likâ bî



nâkâ be devâ-yı hikmet-i lokmân tenezzül

hâ-hoş-ı düçaret eğer erbâb-ı zekâ bî



sôfî betümây-ı bâg u ber-i cennete es’ad

hâşâ ki yebî renc ü cefâ zevk u safâ bî

. . .




ey bendesi, şahın ki yanağını kıskandığı gökteki güneşin

aşık olursan ona, feryadına yetişir tanrı lütfuna erersin



ey parlayan nur ey benim gece ülkemin mumu

fedadır canım cemaline pervane gibi güzelliğine



yoktur asla ne şadımanlık ne padişahlıkta

o zevk ve haz ki tattığım kapında yolunda senin



mecnunum eğer meyledersem bekasına nâm u nişanın

bağlıdır çünkü gönül bir avdır yokluk zincirine



neye kurbanım bilmem nedir küfür nedir iman

sarhoşum olursam yüzünün divanesi zülfünün



etmem tenezzül şifasına lokmanın hikmetinin devasına

erbab-ı zekâ gerçi gönülden buna düçar olmuşsa da



ey sofi geçerdi es’ad cennet bağından ve yemişlerinden

geçebilseydi cevr ü cefadan zevk u sefadan



Kendisi Türk olduğu halde, Kürtçe şiir yazmış olması, hazret-i şeyhin bir kerametidir yani cömertliğidir ve kanaatimce bu, çok mühimdir. İslam kardeşliği lafını etmek kolaydır, fakat eğer uygulamada değerli bir tezahürü yoksa hiçbir kıymeti yoktur. Kardeş olmak birbirine hürmet ve itibar etmek demektir; muhatabını en az kendisi kadar değerli kabul etmek demektir. Es’ad Efendi zımnen “Kürdçe benim Müslüman kardeşlerimin dilidir, onların diliyle de şiir yazarak onların gönlünü kazanmak istiyorum” demek istemiştir ve bunu 90 sene önce yapmıştır. Ve bu kutlu hareketi günümüze çok kuvvetli bir ışık tuttuğu için keramettir. İslam aydınları ve şairlerine düşen ise bu yolda yürümektir. Ecnebi dillerine gösterilen ilginin binde birini dindaş ve vatandaşlarımızın diline göstermiyoruz. Bu, kabul ve tahammül edilir bir şey değildir. Maalesef Kürdçe bilmiyorum, bilsem hemen bir Kürdçe manzume yazar ve hiç çekinmeden yayınlardım. (Fakat bu şiiri yayınlamış olmakla da bir atılım yapmış olduğumu düşünüyorum.) Yüzyıllardır beraber yaşadığımız, beraberce şehit ve gazi olduğumuz, aynı sofrada, aynı vatanda, aynı memlekette kardeş olduğumuz Kürd kardeşlerimizin her şeyine sahip çıkmak en büyük görevlerimizdendir. Diğer taraftan, Kürdleri, kurtların yani düşmanların tuzağına düşmekten korumak için bunu yapmamız, hatta, şarttır.
Click here to enlarge

Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s.)


SEVENLERİNİN DİLİNDEN MAHMUD SAMİ EFENDİ

Gönenli Mehmed Efendi’nin Sami Efendinin bağlılarından Lütfi Eraslan’a söylediği sözler bu özel konumu aydınlatıcı mahiyette:

"Öyle bir zata sahipsiniz ki bütün kafirler bir araya gelse, gökyüzünden onu yere atsalar, yine ayakları üstüne düşer. Hiçbir kafir ona bir şey yapamaz. Zira Cenab-ı Hak tarafından teyid edilen bir vazifesi vardır… Sami Efendi bu ümmetin en büyüğü idi başka ne söylense boştur."

• Esad Erbilli Hazretleri

"Yeryüzünde melek görmek isteyen Sami evladımızın yüzüne baksın. Sami evladımın edebine melekler gıpta ederler. Mahviyeti benden fazladır.''



Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s.); Bir asra yaklaşan ömrünü istikamet, takvâ ve verâ ölçülen içinde, kullarını Allah'ın yoluna irşâdla ikmal eden Sâmi Efendi Hazretlerini nebiler nebisinin âğûşunda sevgilisi Allah'a uğurlayışımızın ardından 10 yıl geçti O'nu, vefâtının sene-i devriyesinde söz kalıpları içine sokmak ve lâfızlarla anlatmak bizim kârımız değil. Lâkin "Sâlihlerden bahsetmenin rahmet nüzûlüne medâr" olacağı düşüncesiyle kısa çizgilerle merhûmu anlatmaya çalışacağız.

Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu, nüfus kayıtlarına göre 1892 yılında Adana'da dünyaya geldi. Babası tarihte Ramazanoğulları diye bilinen âileden Müctebâ Bey, annesi ise Ümmügülsüm Hanım'dır. Sâmi Efendi'nin büyük ceddi Abdülhâdi Bey'in tesbit ettiği âile şeceresine göre, Ramazanoğullarının aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabilesinden olduğu ve Hz. Halid b. Velid (r. A.) nesliyle münâsebettar bulunduğu anlaşılmaktadır.

İlk, orta ve lise tahsilini Adana'da tamamlayan Sâmi Efendi, yüksek tahsil için İstanbul'a geldi Darûl-fünun Hukuk Mektebine girdi. Hukuk Fakültesini birincilikle bitirdikten sonra askerlik hizmetini zâbit vekili (yedek subay) olarak yine İstanbul'da yaptı.

Zâhir ilimlerini devrin ulemâ ve müderrislerinden tamamlayan Sâmi Efendi için sıra manevi ilimlere ve bâtın imârına gelmişti. Fıtrat-ı necîbesinin şiddet-i meyli sebebiyle tasavvuf yoluna sülûk etti. Devrin meşhur Nakşi tekkesi Gümüşhâneli dergâhında bir müddet erbaîn ve riyâzatla meşgul olduktan sonra arkadaşı eski Beşiktaş Müftüsü Fuad Efendi'nin babası Rüşdü Efendi'nin delâletiyle Kelâmî dergâhı şeyhi ve meclis-i meşayıh reisi Erbilli Es'ad Efendi'ye intisab etti. Kısa zamanda kesb-i kemâlât eyleyip seyr u sülûkunu ikmalden sonra hilâfetle irşâda mezun oldu. Bir müddet daha mürşidinin yanında kaldı ve bilâhere memleketi Adana'ya irşâda muvazzaf olarak gönderildi.

Mahmûd Sâmi Efendi Hazretleri tekkelerin kapatılmasından sonra memleketi Adana'da bir yandan Câmi-i Kebir'de vaaz ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütürken, bir yandan da maişetini temin için bir kereste ticârethanesinin muhasebesini tutuyordu. O, babasından ve âilesinden kendisine intikal eden büyük serveti almamış ve "Hiçbir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir" (Buharî) hadîsi şerîfi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih etmiştir. Sûfiler içinde baba mîrasını almayanlar içinde ilk olarak Hâris Muhâsibi'yi görüyoruz. O da Kaderiye mezhebine bağlı bulunan babasının mirasını almamıştı.

Adana'da uzun yıllar müştâk gönüllere aşk-ı ilâhî şerbeti sunarak hizmet etti. Yazları Adana'nın Namrun ve Kızıldağ yaylası ile bazan da Kayseri'nin Talas'ında geçirirdi. Hac yolunun açıldığı 1946 yılında ilk defa hacca gitti.

1951 yılında İstanbul'a geldi. İki yıl kadar İstanbul'da kaldıktan sonra 1953 yılında hac mevsiminde önce hacca, dönüşte de arkadaşı Konyalı Saraç Mehmed Efendi'yle Şam'a geldi ve oraya yerleşti. Bilâhere âilesi, damadı ile birlikte yanına gitti. Ancak bu Şam hicreti dokuz ay kadar sürdü. Dokuz ay sonra tekrar İstanbul'a geldi. İstanbul'a bu gelişlerinde önce Bayezid-Lâleli'ye, sonra da Erenköy'üne yerleşti. Şamdan İstanbul'a bu gelişlerinde zevceleri Valide Hanım'a "İstanbul'a tekrar geldik. Gönlümüz Medine'de atıyor. Ahîr ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu ederiz," buyurmuşlar

İstanbul'da bulunduğu yıllarda da Adana'daki gibi bir yandan Erenköy Zihnipaşa Camiindeki vaazları ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütürken diğer yandan da Tahtakale'de bir ticârethanenin muhasebesini tedvirle maîşetini temin etmekteydi. O' nun bu vaaz, irşâd ve sohbetlerinden cemiyetin her sınıfından, fakir, zengin, okumuş, okumamış, esnâf, işçi, memûr, tüccâr ve fabrikatör binlerce insan istifâde ederek feyz almış, istikamet bulmuş ve böylece etrafında yepyeni bir nesil teşekkül etmiştir. İhvanını mânevi himâye kanatları altında toplayarak onları cemiyetin her türlü kötü cereyanından korumaya çalışmıştır.

Ömrünün son yıllarında şöhretinin artması ve dışarıda kendisine iltifatın nazar-ı dikkati celbedecek seviyeye ulaşması sebebiyle kûşe-i uzlete çekildi. İhvanı ile gerek devlethanesinde ve gerekse Ramazan'da hatimle kılınan teravih namazlarında görüşüyordu. Bu vesile ile onlara İslâmî düsturları Muhammedi hakikatları ve Nebevî ahlâkı anlatarak hâliyle, kaliyle irşâd ediyordu.

1979 yılında gönlündeki muhabbeti-i Resûlullah ateşi onu Belde-i Tâhire'ye hicrete mecbûr etti. Çünkü onun son arzusu Peygamber şehrinde Hakk'a varmaktı. Nitekim 1957 senesinde yakınları kendilerine Eyüp Sultan'dan kabir yeri almayı teklif ettiklerinde:

- Herkesi arzusuna bıraksalar biz Cennetü'l-Baki'yi arzu ederiz, buyurmuşlardır. Cenab-ı Hak sevdiği kulunun arzusunu kabul buyurdu. Nitekim İstanbul'da bulunduğu yıllarda mübtelâ oldukları amansız hastalık, orada da yakasını bırakmadı. Fakat en acılı, ağrılı zamanlarında bile o, hiçbir şikayette bulunmamış, yüzünden tebessümü eksik olmamıştır. Vefatı 10 Cemaziyelevvel 1404 /12 Şubat 1984 Pazar günü saat: 4.30'da vâkî olmuş ve Cennetü'l-Baki'ye defnolunmuştur. Rahmetullahi aleyh.

Vefatına şu ifadelerle tarih düşüldü. Kutb-i vâsılîn ü gavs-ı şuyûh-ı ızâmı Nûr-i hüdâ mürşid-i merdüm-ı ihtirâmi Belde-i Tahire'de tevhidle deyüp Allah Vasl-ı cinan eyledi Şeyh Mahmûd Sâmi (1404 H.)

Şemail ve Ahlâkı

Merhum Ramazanoğlu Sâmi Efendi, uzuna yakın orta boylu, nahif bedenli, buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, ela gözlü mücessem bir nûr heykeliydi. Mehabetinden yüzüne bakmak, hele göz göze gelmek kâbil olmazdı. Etrafa ziyâlar saçan gözlerinin isabet ettiği vücûd, tir tir titrerdi. Hatta O' nun nazarlarından müteessir olup cezbeyle düşüp bayılanlar bile olurdu. Temiz ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi. Saçlarını ya tamamen kestirir veya kulak memesine kadar uzatırdı. Bütün bunlar sünnet-i seniyyeye imtisâllerindendi.

Sâmi Efendi, çok az yer, içerdi. Sohbetlerinde sıkça az yemenin faziletinden çok yemenin zararlarından bahseder bunu âyet, hadis ve hikmetli sözlerle anlatırdı. Kendisi sünnet üzere günde iki öğünden fazla yemezdi. Yediği zaman da yarım dilim ekmek ve bir kaç lokma katıkla kifâf-ı nefs ederdi. İhvanla birlikte yenildiğinde "ihvanla yenilende bereket vardır ve bundan suâl olunmayacaktır" buyurarak fazlaca yenilmesine müsâade, hatta teşvik ederlerdi.

Az uyurlardı Seher vaktini ihyâ etmek en büyük zevkleriydi. Evinde misafir kalanlar veya kendileriyle bir yolculuğa çıkanlar, gecenin hangi saatinde kalksalar onu ayakta bulurlardı. Hatta onun anlayışına göre yatıp uyumanın adı bile istirahattı. Nitekim bir defasında bağlılarından birinin evinde misafir bulunduklarında gecenin ilerleyen saatlerinde hâne sahibi kendilerine:

-Efendim artık yatarsanız yatak hazırlayalım, der. O:

-Yatmanın adı istirahattır, buyururlar. Bir müddet sonra ev sâhibi tekrar:

-Yatar mısınız? deyince O yine:

-Yatmanın adı istirahattır. Fakir istirahat edeyim, sizi de eksik kalan dersinizi tamamlayın, buyurur. Hâdiseyi anlatan zât diyor ki, "gerçekten o sabah dersim yarıda kalmış ve akşama kadar da tamamlamaya fırsat bulamamıştım."

Az konuşurlardı. Konuştukları zaman ya hikmet söylerler veya nasihat ederlerdi. Değilse sukûtu ihtiyar ederlerdi. Nitekim Merhûm Ali Yektâ Efendi şöyle diyor: "Evliyâullah'ın tasarrufları ya kavlen ya da hal ile olur. Sâmi Efendi'nin tarassufu hal iledir. Kelâmi dergâhının en feyizli günlerinde oraya devam eden pek çok ulemâ ve fuzalâ vardı. Fakat Sâmi Efendi o zaman pek genç olmasına rağmen bugünkü gibi kâmil ve hâl sâhibi idi."

Ali Yektâ Efendi, müftülüğünün yanısıra Kelâmî dergâhında seyr u sülûkunu Es'ad Efendi'den tamamlayarak hilâfet icâzetnâmesi almış bir zattır. O, bu icâzetnâmesini ömrü boyunca saklamış ve bir gün tesâdüfen o icâzetnâmeye muttali olan yakınlarına "Onu sakın kimseye söylemeyin. O vazifenin ehli ve salâhiyetlisi Sâmi Efendi'dir." Demişti.
Click here to enlarge

TOPBAŞZÂDE Musa Efendi (Musa Topbaş)

Musa Topbaş 1917 (1333) yılında Konya’nın Kadınhanı ilçesinde dünyaya geldi. Tüccârândan Ahmed Hamdi Efendi’nin oğludur. Büyük dedesi Topbaşzâde Ahmed Kudsî Efendi, Mevlânâ Halid-i Bağdâdî hulefâsındandı. Babasının işi sebebi ile İstanbul’a yerleştikleri için Mûsâ Efendi’nin çocukluğu ve hayatı İstanbul’da geçti. İlk eğitimine Erenköy’deki Fransız mektebinde başladı, daha sonra Nuruosmaniye’deki İnkılap Lisesinde devam etti. Orada iki yıl kadar okuduktan sonra ayrıldı. Ailesinin dînî bir eğitim almasını istemesi sebebiyle, Elmalılı M. Hamdi Yazır’dan Kur’an ve din dersleri okudu. Bir ara Âyân Meclisi âzâsı Mustafa Âsım Yörük Hoca’dan eski usülde Arapça ve dînî bilgiler aldı. Prof. Angel isimli bir Mûsevî’den dört beş yıl kadar özel Fransızca dersleri gördü. Fransızca’sını bu dilden tercüme yapacak seviyeye getirdi. Nitekim onun imzâsıyla yayınlanmış bir Fransızca kitap da bulunmaktadır. Küçük yaşlardan itibâren güzel sanatlara özellikle hüsn-i hatta meraklıydı. Hattat Hâmid Aytaç’dan hatt dersleri aldı. Hatt ile meşgul olduğu dönemde oluşturduğu zengin hatt koleksiyonunu tasavvuf yoluna girince “kalbimi meşgul etmesin” düşüncesi ile çevresindeki hatt meraklılarına dağıttı. İlim ve hizmet özellikleri ile tanınan Topbaş âilesi, âilenin İstanbul’daki ilk büyüğü Ahmed Hamdi Efendi’den itibâren dînî ve ilmî muhitlerin destekçisi oldu. Elmalılı M. Hamdi Yazır ve Âyân âzâsı Mustafa Âsım Efendi gibi âlimlere maaş tahsis ederek sıkıntılarını gidermeye çalıştı. Daha sonraki dönemlerde ailenin büyükleri İlim Yayma Cemiyetinin kuruluşunda ve hizmetlerinin devâmında müessir rol oynadı.

Mûsâ Efendi gençlik yıllarında Bekir Hâkî Efendi, Ali Yektâ Efendi ve Ömer Nasûhî Bilmen gibi devrin önemli âlimleri ile görüşür, ziyâretlerine giderdi. İstanbul’a geldiği zamanlarda Bediuzzaman Said Nursî’ye de arabasıyla hizmet ettiğini kendisi anlatırdı.

Sultanhamamı’nda babası Ahmed Hamdi Efendi ile başladığı ticarî hayâtını, kardeşleri ile sürdürdü. Daha sonra kardeşleri ile tekstil sanayine yöneldi. 1970 yılına kadar fiilen ticaret ve sanayiin içinde bulundu. Tasavvufî ifadesiyle “halvet der-encümen” temel esası çerçevesinde iş hayatı ile mânevî hizmetleri birlikte yürüterek “el kârda, gönül yarda” ilkesini kendi hayatında fiilen gerçekleştirdi. 1970 yılından sonra sanayi ve ticaret işlerini oğullarına devrederek kendisini tamamıyla hizmete verdi. Vâkıa yine de ticarî hayattan bütünüyle kopmadı. Kardeşi ve oğullarının yönettiği fabrikasının üretimi ve ticârî işleri ile yakından ilgilenirdi.

Mûsâ Efendi’nin hayatında en büyük değişiklik Ramazanoğlu M. Sami Efendi’yi tanıdıktan sonra gerçekleşmiştir. Kendisi ile ilk defa 1950 yılında Bursa’da tanıştı. Bu tanışmadan sonra zaman zaman Sami Efendi’nin ziyaretine gitse de esas intisabı 1956 yılındadır. Kendisi manevi tecrübesini ve intisabını şöyle anlatır: “Muhterem Üstâdımızın huzûr-i âlîlerine girdiğimizde tasavvufa dair hiçbir malumatım yoktu. Bize evrad verecekler yapacağız, o kadar sanıyordum. Manevi terakkî gibi şeyleri bilmiyordum. Maneviyatı zâhirî ders gibi telakki ediyordum… Oysa kalbe kuvvetli bir aşk aşısı yapılıyor. Sâlik zeki ve anlayışlı ise onun farkına varıyor, kıymetini biliyor ve o hali muhâfaza ile terakkî ediyormuş”.

Sami Efendi’yi tanıdıktan sonra hizmete ve insanlığa bakışı daha derin bir anlam kazanan Musa Efendi 1980 yılında Erkam Yayınlarının kurulmasına öncülük etti. 1986 yılında da Altınoluk dergisinin çıkarılmasına ön ayak olduğu gibi, aynı yıl Üsküdar’da Aziz Mahmûd Hüdayi Vakfının kuruluşuna maddî ve mânevî katkılar sağladı.

Kendisi başlı başına bir müessese ve vakıf gibiydi. Hayır hizmetlerinin her türü için ayrılmış fonu vardı. Kitap, yetimler, hastalar, cami ve okul yapımı için ayrılmış tahsisatı bulunurdu. Bu fonlardan her birini bir seveni vasıtasıyla yürütür ve kendisi de kontrol ederdi. Kitap fonunu kitap almaya mali gücü olmayan, okumaya meraklı kişilerle pek çok insanın istifade edebileceği kütüphaneler için kullandırırdı. Yetimler fonunu ebeveyninden birini kaybetmiş okumaya istidadlı, bilhassa hafız gençler için tahsis ederdi. Nitekim Bosna-Hersek zulmünün devam ettiği günlerde bu savaşta ebeveynlerini kaybeden Boşnak çocukları için bir yetimler yurdu tesisine öncülük etmiş, ancak bürokratik engeller sebebiyle maalesef bu yetimler Türkiye'ye getirilememişti.

Hasta ve ilaç fonunu ise hastanelerde parası olmayan hastalara ilaç, ameliyat ve tedavi masraflarına katkıda bulunmak üzere sarf ettirirdi. Cami ve okul inşaatı için de özel bir fonu bulunur, bunu da camisi ve okulu bulunmayan yer ve yöreler için ayırırdı.

Hastalar ve yaşlılar onun merhametini en çok celbeden kesimdi. 1987 yılında evlerinden ve yuvalarından olmuş yaşlı ihtiyarlar için: "Bunlar haklarında 'ın üff bile demeyin buyurduğu kimselerdir." aslında bunları evlerimizde barındırmalıyız. Madem bunu yapamıyoruz, öyleyse onlara yuva sıcaklığında hizmet verecek huzur yurtları kurmalıyız, demiş ve Hüdayi Vakfına bağlı olarak tesis olunan huzur yurdunun kuruluş masraflarını bizzat kendisi ve yeğenleri karşılamıştı. Yoksul hastalar için bir poliklinik ve bir hastane açarak onların acılarını paylaşmak arzusundaydı. Bu maksatla gerçekleştirilen polikliniğin açılışında onun yüzündeki mutluluk ve heyecan herkesi sevindirmişti. Polikliniğin hizmetlerini takib için zaman zaman ziyârete gelmesi ve hizmetleri görmesi ona hazz veriyordu.

İnsanların gençlik çağlarından itibaren güzel alışkanlıklar kazanmasına özen gösterirdi. On beş yıl kadar önce Topbaş âilesinin çocukları için bir özel eğitim başlatmış ve onlara harçlıklarından infâk ve hediye için mutlaka pay ayırmalarını söylemişti. Hattâ onların bu iş için bir defter tutmalarını ve harçlıklarından infâka ayırdıkları miktarı yazıp kendisine göstermelerini çocuk rûhunun anlayıp algılayacağı bir üslûpla öğretmeye çalışmıştı.

Onun şefkat ve merhameti sessiz ve derinden her türlü ehl-i derde ulaşırdı. Şairin dediği gibi: "Dert çok, hemdert yok, düşmen kavî, tâli' zebun." düşmanın zalim, derdin çok ve talihin yaver gitmediği zor zamanlarda onun şefkat eli Hızır gibi yetişirdi. Hem de adını vermeyen isimsiz bir kahraman olarak. Yakın dönemlerde Afganistan ıstırabını, Bosna sancısını, Çeçenistan sıkıntısını, Kosova sızısını ve Filistin acısını yüreğinde hissedip himmetini esirgemeyen oydu. Bir sohbet meclisinden sonra Bosna-Hersek'teki yaraların sarılması için yardım toplanmıştı. Herkes kendi adına belli bir yardımda bulunduğu sırada o, büyük bir meblağ uzatmış ve: "Bir dostun buraya verilmek üzere fakîre emâneti!" diyerek takdim etmişti. Orada bulunanların çoğunda, verilen bu paranın meclise gelmemiş bir şahsın gönderdiği yardım intibaı uyandı. Ancak onun emanet dediği kendi malı, dost dediği de Allâh'tı...

Endonezya'da ekonomik sıkıntıyı istismar eden Batılı bazı devletlerin misyonerler aracılığıyla oralara girmesi ve kiliseler inşa ederek Hıristiyanlığı yaymaya çalışması söz konusu olduğunda "Şimdi dil bilen insanlar olsa da oralara gönderilebilse.." diyerek teessürünü ifade etmişti.

Yaptığı hizmetlerin faili imiş gibi görünmesinden rahatsız olur, maslahat gereği kendisi ile alakalı bir şey anlatacağı zaman daha çok meçhul sîgası kullanırdı. "..şöyle şöyle yapıldı, filan yere gidildi" derdi.

Onun üzerinde çok durduğu meselelerden biri de günümüzün en yaygın hastalığı olan ferdiyetçi yaşamaktı, içtimâîleşme zarûretine verdiği önemdi. Sohbetlerinde dâimâ Hz peygamberin ashab-ı kirama sorduğu “Bugün için bir yetim başı okşadın mı? Bir hasta ziyaretine gittin mi? Bir cenaze teşyiinde bulundun mu?” hadisini sık sık gündeme getirirdi. Her sene örf haline getirdiği toplu düğünlerde birçok gencin mutlu bir aile yuvası kurmasına vesile olur, bu gençlere maddi olarak da yardımda bulunurdu. Ayrıca hem Türkiye’de hem de Medine’de Ramazan aylarında iftar sofraları kurdurur, iftar sevincini Müslümanlarla paylaşırdı.

O, Hakk'ın cemâl sıfatına mazhar bir güzel insandı. Hem surette, hem sirette güzeldi. Hâli, kâli ve ahlâkı ile mükemmeldi. Yaradanına açık gönlünde, herkese yer vardı. Nebatattan hayvanata, oradan insanlara ulaşan bir sevgiydi bu. Her türlü güzelliğin çiçek açtığı gönlünde çiçeklerin ve güzellik timsali güllerin ayrı bir yeri vardı. Onları şefkatle seyreder, sevgi ile büyütürdü. Evinin bahçesindeki kediler ve köpekler bile ayrı bir şefkate mazhardı. Birbirlerinin hasmı olan bu iki cins, ondan gördükleri şefkatle husumeti unutmuşlar, adeta kardeş olmuşlardı. Kedi ile köpeğin birbirlerini yaladıkları onun bahçesinde çok görülmüştür.

Ona göre tasavvuf demek sadece ibadet hayatı manasına gelmezdi. İnsanlığa ve canlılara hizmet onun hem hayatında hem de terbiye sisteminde muazzam bir ehemmiyete sahipti. Fakir fukaranın hasta olanları için açılmasına vesile olduğu Hüdayi kliniğine hastalığı sebebi ile bedenen hizmet edemediği için üzülür: “-Gücüm yerinde olsa, gider hastalara bil-fiil hizmet ederdim.” derdi.

Musa Efendi’ye göre tasavvufun gayesi kalbi olgunlaştırmak ve insanı Hakk’a vâsıl eylemektir. “Tasavvuf bir derya, çok dereceleri var. Mesela, kalp, ruh, sır hafi, ahfa diye gidiyor, muhabbetle bitiyor. Ama o kâfî mi? Hayır kafî değil. İlla Fahr-i Kainat Efendimiz’in ahlakıyla ahlaklanmak, edebiyle edeplenmek. Yani her an Cenab-ı Hak’la beraber olabilmek”.

Tasavvufun aslı istikamet üzere olmaktır. Çok insan istikamet ehlidir ama onlara keramet verilmemiştir. Aksine bazen de istikamet ehlinin daha alt seviyesinde bulunanlardan keramet sadır olabilir. İstikamet Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirmek, ahlakî bakımdan durumunu düzeltmektir.

Musa Efendi hizipçiliği kalp eğitimi almamış, noksan kalmış insanların bir hastalığı olarak görürdü. Kalp olgunlaşmış olsa ne hizipçilik kalır, ne de Müslümanlar arasında ihtilaflar. Bir güzel herkes birbirini bağışlayıverir. Diyelim ki hayırlı bir iş var; “Efendim illa ben” yok. Kabiliyetli ise ona bırak, sen de onun muavini gibi çalış. Yani yol sarih. Herkes onu yapamıyor. “Ene” mani oluyor. Ama tasavvufun tam zevkini alanlar müstesna. Ayrıca ona göre hizmete giren kimse şöhretten kaçınmalıdır. İslam yolunda yapılan bazı fedakarlıklar insanı gurura sevk etmemelidir.

O, mânevî yolun bütün büyükleri gibi ne dünyâyı ne ukbâyı istedi. Sadece Allâh'a yöneldi. Cümle lezzetleri ifnâ ederek, gerçek lezzetin mârifetullâh olduğunun idrâki içinde yaşadı. Hiçbir meşguliyet, onu Hakk ile beraber olmaktan alıkoymadı. Âhıret amelini dâimâ dünyâ ameline takdim etti. Gönlü, nisan yağmuru damlalarından iri inciler peydâ eden sedefler gibiydi.

Son günlerini büyük hastalıklar içinde geçiren Musa Efendi’nin en zor zamanlarında bile dilinden sadece kelimesi dökülmüş, böylece zikir terbiyesinin en güzel örneğini sunmuştur. Ömrünün son üç yılında ve bilhassa vefatına yakın aylarda sıhhî iptilâ ve sıkıntılar, üst üste geldi. Evvelâ böbreklerini kaybetti. Devam eden iptilâlarla ıstırap, halsizlik ve dermansızlıktan konuşamaz hale gelmişti. Buna rağmen bütün gücüyle "Allâh, Allâh..." diye zikir hâlindeydi. 16 Temmuz 1999 Cuma günü Cuma ezanları okunurken Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Mustafa Kara, Musa Efendinin vefatına şöyle tarih düşmüştür.

Gönül bu, iki hece
Esrarlı bir bilmece
Tarihin üçler dedi
Vâh "ŞAM-I HATM-İ HÂCE"


Hayatın mânâsını bilir sahib-i iz'an
Kalblerin esrarını çözer sahib-i ihsan
Bir ney çıkıp söylesin vefatın tarihini
İki anahtar lâfız, işte "HUZUR VE İRFAN"


Musa Efendi’nin ömrünün son demlerinde hasta yatağında ara sıra gözünü açıp yakınlarıyla göz göze geldiği anlarda dudaklarından dökülen bazı sözleri:

Bütün mahlûkatı sevdim. Hayvânâtı, nebâtâtı sevdim. Her şeyi, herkesi sevdim. Bir insan yanlış söylese de onu yine sevmek lazım. Allah düşmanları müstesnâ.

-Hizmetle yorulan hizmetle dinlenir.

-Merhamet her şeyin başıdır.

-Dünya da boş, ukbâ da; illa Hakk’ın rızâsı.

Twitter Google'ın sosyal medya arama motorundan şikayetçi

Twitter Google'ın sosyal medya arama motorundan şikayetçi



Twitter, Google'ın, arama sonuçları içinde, kendi sosyal paylaşım sitesi Google+'dan sonuçlara ön sırada yer vermesinden rahatsız olduğunu açıkladı.
Sosyal paylaşım sitesinde paylaşılanların Google arama sayfasındaki sonuçlar arasında yer alması bu sitelere olan trafiği artırıyor.

Sosyal paylaşım ve mikro blog sitesi Twitter'ın avukatlarından Alex Macgillivray, Twitter'da paylaştığı mesajında, "Bugün internet için kötü bir gün" dedi.
İnternet arama motoru devi Google, facebook'a rakip sosyal paylaşım sitesini güçlendirmek için yoğun çaba harcıyor.
Google+'da paylaşılanların özel olarak hazırlanan Google arama sayfasında yer bulacak olması, bu siteye olan talebi artırabilir.
Twitter'ın şikâyetine yanıt veren Google ise, değişikliklerin, internet aramasının giderek kişiselleştirilmesinin bir parçası olduğunu söyledi.
Google, arama sonuçlarında, bir süredir kişiye özel sonuçlar sergilemeye başladıklarını da ifade ediyor.
Google'ın yaptığı değişikler sayesinde, kullanıcılar Google+ fotoğrafları, iletileri ve durum raporları arasında da arama yapabilecek.
Google+'ya üye kişilerin profillerinde de arama yapılabilecek.
Konuyla ilgili Twitter'daki sayfasından yorumlar yapan Twitter'ın avukatı Macgillivray, geçmişte Google için çalışıyordu.
Twitter da yaptığı resmi açıklamada, Macgillivray'in şikâyetlerine benzer noktaları tekrarladı.

Facebook Zaman Tüneli (timeline) kişisel hakları ihlal mi ediyor?

Facebook Zaman Tüneli (timeline) kişisel hakları ihlal mi ediyor?



Kullanıcıların kişisel bilgilerini ifşa ettiği açıklandı
ABD'de kamu yararı için çalışan bir grup olan Elektronik Gizlilik Merkezi (The Electronic Privacy Information Center - EPIC) Fedaral Ticaret Komisyonu'ndan (FTC) Facebook Timeline'ın gizlilik ihlâli yapıp yapmadığını soruşturmasını istedi. EPIC, Facebook gizlilik ayarlarını değiştirerek kullanıcıların kişisel bilgilerini geçmişe göre daha çok ifşa ettiğini açıkladı. Bilgi Çağı'nın haberine göre; EPIC yetkilileri konu ile ilgili olarak "Timeline ile facebook kullanıcının verisini bir başka kullanıcı ile kontrol ediyor ve arşivlenen ve Timeline'a geçmeden önce ulaşılamayan bu bilgileri kullanıcının izni olmaksınız ulaşılabilir hale getiriyor" açıklamasında bulundu.
EPIC FTC'ye Facebook'a gizlilik pratiklerini soruşturmasını talep ettiğinde, bu talep geçen sene biten iki senelik hukukî bir mücadele ile sonuçladı. Mücadele sosyal ağ devi ve FTC arasındaki ilişkiler için bir dönüm noktası oldu.
'ALDATICI BİR YOL İZLİYOR'
Timeline ile ilgili bir diğer şikayet ise Facebook'un kullanıcıların kişisel verilerini paylaşma şeklini kullanıcıya önceden onaylatarak aldatıcı bir yol izlediği yönünde yapıldı.
6 Aralık 2011'de hizmete giren Facebook Timeline, kullanıcısının bilgilerini görüntüleme şeklini değiştiriyor. Facebook, Zaman Tüneline geçişte kullanıcıya bilgilerini ve fotoğraflarını düzenlemek ya da silmek için sadece iki gün veriyor.
EPIC'in yazdığı şikayet dilekçesini U.S. Bill of Rights Foundation, American Library Association, the Center for Digital Democracy ve Patient Privacy Rights gibi kuruluşlar da imzaladı.
ZUCKERBERG: GİZLİLİK MODELİNE GEÇİŞİ KÖTÜ YÖNETTİK
Facebook'un CEO'su Mark Zuckerberg şirketin bu konuda bazı hatalar yaptığını ve bu hatayı şirketin iki yıl önce yeni gizlilik modeline geçişin kötü bir şekilde yönetilmesine bağladıklarını açıkladı. Zuckerberg Facebook'u kullanıcıların gizliliğine adadığını da vurguladı. Fakat EPIC bu açıklamayla tatmin olmadı ve bu açıklamanın EPIC, tüketici birliği ve Federal Ticaret Komisyonu tarafından yapılan tespitleri açıklamak için yetersiz kaldığını belirtti.
Face book 800 milyondan fazla kullanıcıya sahip ve bu kullanıcılar her geçen gün online güvenliğin daha çok farkında oluyor

Fesadın Yayılmasına Sebeb Olan Gizli Teşkilat Üyeleri

Fesadın Yayılmasına Sebeb Olan Gizli Teşkilat Üyeleri: ‘Mason Bektâşiler’
Kitabın Adı: Mason Bektâşiler
Yazarı: Faruk Arslan
Basım Tarihi ve Yeri: İstanbul, 2010
Yayınevi: Karakutu Yayınları
Sayfası: 374
Kapak Türü: Karton
Kâğıt Türü: 2. Hamur
ALNI secde gören insanların yaklaşık üç asırdır, neredeyse hemen her cephede kaybettiği bir mücadelenin tarihidir bizim tarihimiz. Mehmet Akif’i çile şairi yapan, İslâm dünyasının içinde bulunduğu bu perişan haldir. Anadolu’daki harekete destek veren, İstiklal Marşı şairinin Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra bu toprakları terketmek zorunda kalmasının sebeplerini anlayabilmek için bizlere sunulan “Şanlı Tarih”ten fazlasına ihtiyacımız olduğu vicdan sahiplerinin mâlûmudur.
İlluminati hareketinin ortaya çıkarttığı Fransız İhtilali’nin dünyada meydana getirdiği değişimin bizdeki yansımalarının bir kısmını açıklamaya yardımcı olacağına inandığımız elinizdeki eser, teşkilatlı bir avuç insanın gayretlerinin ortaya çıkartacağı neticeleri göstermesi açısından dikkate değerdir. II.Abdülhamid’ten beri ülkeyi yöneten İttihat Terakkî anlayışının bir yönünü tanımamıza vesile olacağını düşündüğümüz bu çalışma aynı zamanda neredeyse Osmanlı Devleti ile birlikte ortaya çıkan Bektâşilik hareketinin bilinmeyen yönlerine ışık tutması sebebiyle de dikkate değerdir.
Giriş
MASON BEKTÂŞİLİĞİ VE HACI
BEKTÂŞ AYDINLIĞI
“Cumhuriyet öncesi ve tarikatlar kapatılıncaya kadar, Hacı Bektâş Velî tarikatına girmiş köylüye Kızılbaş veya Alevî, şehirliye ise Bektâşi denilirdi. Mason Bektâşiler elit Bektâşiliği savundu, Anadolu Alevîliğinden kendilerini ayrı gördüler. Osmanlı ve Türkiye’de dış istihbaratlara çalışan casus ve ajanların pek çoğunun Bektâşi kimliği kullanması ve mason olması tesadüf değildir. Masonik Bektâşi yapının geçmişte kullandığı İttihat ve Terakki geleneği çetelerle, Ergenekon ile bugün de yaşıyor.”(Sh:14)
“Çok tartışmalı bir konuyu masaya yatırıyoruz. 1850’den bu yana Bektâşilik, Mevlevîlik ve Melamilik arasına karışan masonlar, özellikle Alevî Bektâşiliği derinden etkilediler. 1908 ile 1918 arasında Osmanlı İmparatorluğu’nu idare eden İttihat ve Terakki Partisi’nin hemen hemen tüm mensupları masondu denir, ancak nedense Bektâşi kimlikleri söylenmez. Biz bu çalışmada Osmanlı’ da Bektâşilerin masonlarla içiçe geçmeye başladığı dönemi ve Cumhuriyet dönemini sorgulayacağız. (Sh:15)
Bektâşiler ile Ergenekon ve kırk kişiden oluşan, “Danışma Kurulu” anlamına gelen Encümen-i Daniş’in ilişkileri bugüne kadar hep ıskalandı. 1952’den beri ‘Üç Albay Ergenekon’ dönemi yaşandı, eskiden Ergenekon’un adı kötüye çıkmamıştı. ‘Albay Ergenekon’ lakabını veya kod ismini kullandığı bilinen Alparslan Türkeş, Turgut Sunalp ve Velî Küçük, operasyon birimlerini yönetti. Asıl liderler, beyin takımı ortada gözükmedi. Nihayet çok önemli görevlerde bulunmuş eski asker, politikacı ve diplomatların oluşturduğu bu ‘Büyük Devlet Jürisi’” ortaya çıktı. On beş günde bir İstanbul’ da, Moda Deniz Kulübü’nde bir araya geliyor ve ülke sorunlarını tartışıyorlar. Encümen-i Daniş, kimilerine göre devlete rota çizmeye çalışan gizli bir ‘güç odağı’, kimilerine göre hükümetlere yön vermek isteyen bir teşekkül, kimilerine göre ise, asıl derin devletin’ âkil adamları’. Bazılarına göre ‘ Dinazorlar Takımı’ bazılarına göre ‘İhtiyarlar Heyeti’ ...(Sh:24)
Birinci Bölüm
GERÇEK BEKTÂŞÎ MASON OLAMAZ
“Ulusal Kurtuluş Savaşı yalnızca ordular arasında cephelerde değil, aynı zamanda çeşitli uluslararası lobiler arasında da geçmiş çetin bir mücadeleydi. Taraflar, Londra, Paris, Roma, Washington gibi önemli metropollerde çeşitli baskı gruplarını etkilemek istiyorlardı. Bu etkili baskı gruplarının başında masonlar geliyordu. Ve hakkını vermek gerekir ki, sol fikirlere yakınlığı olan Fransız Büyük Doğu Locası masonları, zaman zaman Ermenilerin etkisinde kalıp tavır değişikliği gösterseler de, genellikle Ankara Hükümeti lehine propaganda yaptı. Gerçi asıl nedenleri, İngiliz yayılmacılığının önüne geçmekti, ama olsun, destek vermişlerdi işte.” (Sh:26-27)
“Bektâşilik, Mevlevîlik ve Melamilik arasına karışan masonlar, özellikle Alevî Bektâşiliği derinden etkilediler. 1908 ile 1918 arasında Osmanlı İmparatorluğu’nu idare eden İttihat ve Terakki Partisi’nin hemen hemen tüm mensupları ‘masondu’ denir, ancak nedense Bektâşi kimlikleri söylenmez.”(Sh:29)
Noyan, sunduğu listede aşağıdaki isimlerin hepsini ‘ortak payda’ Bektâşilikte birleştiriyor:
Mustafa Kemal Atatürk, Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Saydam, Mithat Paşa, Talat Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Abdullah Cevdet, Muallim Naci, Ahmet Rasim, Kazım Karabekir, Behçet Kemal Çağlar, Rıza Tevfik, Neyzen Tevfik, Şair Eşref, Ahmet Refik Altınay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Hilmi Ziya Ülken, Ali Nihat Tarlan, Samih Rifat Çağatay, Nuri Halil Poyraz, Şükrü Şenozan, Şemsi Yastıman ... daha eskiler de var: 2. Murat, Kanuni Süleyman, Tepedelenli Ali Paşa, Fuzuli.” (Sh:30)
1826’de Yeniçeri Ocağı 2. Mahmut tarafından fesh edilip, tekkeleri kapatılınca Bektâşiler Mason Locaları ile işbirliği içine girdiler. Pek çok Bektâşi şeyhi Mason oldu. Konunun uzmanı İrene Melikoff’a göre, Bektâşiler kendilerini korumak için masonluğa girdiler. Hatta Bektâşilik masonluk ritüellerinden etkilendi. Üçler, Beşler, Yediler kavramı Masonluktan girmedir. Bektâşiler sonraki dönemlerde Genç Osmanlılar, Jöntürkler ve İttihat-Terakki içinde etkin rol oynadılar.”(Sh:32)
İkinci Bölüm
BEKTÂŞİLERDE
POSTNİŞİNİ LİDERLİK ANLAŞMAZLIĞI
“Tekkelerin kapatıldığı 1925 yılında Dedebaba postunda Salih Niyazi Dedebaba bulunmaktaydı. İttihatçı olup, Mustafa Kemal Paşa ile de bir hayli samimi olan Arnavut Salih Niyazi Dedebaba’nın 1925’te tekkeler kapatılınca Mustafa Kemal Paşa ile arası bozulur. Bunun üzerine Salih Niyazi Dedebaba, 17 Ocak 1930 tarihinde Türkiye’yi terk ederek Arnavutluk’a gider. Orada 1941’de Arnavutluğu işgal eden İtalyanlarca öldürülür.
Salih Niyazi Dedebaba’dan sonra Ali Naci Baykal Baba, Dedebaba sıfatını takınır. Ondan sonra ise, Doç Dr. Bedri Noyan bu sıfatı taşımaya çalışır. Bedri Noyan’ı asıl ‘yetiştiren’ Atatürk’ün ve daha sonra Celal Bayar’ın doktorluğunu yapan, cumhurbaşkanlığında Çankaya Köşkü’nde oturan, ‘Baba Erenler’ lakaplı, Dedebaba Dr. Hasan Ragıp Erensel’di. Dedebabası Dr. Erensel sayesinde, ‘yola girdiğinden’ itibaren hızla yükseldi. Altı ay içinde derviş ve altı ay sonra da baba oldu. Dr. Erensel, hasta yatağında Dr. Noyan’a ‘hilafetname’sini yazdırdı. Ve 1953 yılında Dr. Erensel’in ölümü üzerine Dr. Noyan ‘Dedebaba’ seçildi. 6 Kasım 1997’de Aydın’da Hakka yürüdü.”(Sh:40-41)
“Karizmatik Dedebaba Bedri Noyan’ın 1997’de ölümünden sonraki süreç iki tane dedebaba ortaya çıkardı: Biri Noyan’ın vefatının ardından seçilen Haydar Ercan, diğeri de Ankara grubu veya mason grup olarak anılan oluşumun seçtiği Mustafa Eke. Bu on bir yıllık süreç, Osmanlı’nın fetih ve tebliğini omuzlamış, ardından Kurtuluş Savaşı’nı kayıtsız şartsız desteklemiş bir köklü tarikat mensuplarının tabiriyle ‘ibret verici’ olaylarla dolu.” (Sh:39)
Bu bölümde 1997’de gerçekleşen bölünme süreci ve sonrası ele alınır. (Sh:39-49)
Üçüncü Bölüm
BEKTÂŞÎLER BÖLÜNÜYOR
Bektâşiler arasındaki tarihi ihtilafların ele alındığı bu bölümde (Sh:49-72) bölünme sürecinde tarafsız kalmaya gayret eden Şevki Koca görüşlerine de yer verilir.
“Bu dergâhta sürekli, Çelebi ve Dedebaba postu olarak iki post bulunmuştur. Bu durum yüzyıllardır, Bektâşiler ve Alevî-Bektâşiler arasında tartışma konusu olmuştur. Dede-Babalar, Çelebileri, Hacı Bektâş’ın soy evladı olarak kabul etmemişlerdir. Zira bu babagün koluna göre Hacı Bektâş-ı Velî hiç evlenmemiş olup mücerret kalmıştır. Çelebileri yol evladı olarak kabul etmişlerdir. Çelebiler ise; kendilerinin Hacı Bektâş-ı Velî’nin nesebinden geldiklerini, (Fatma Nuriye ya da Kutlu Melek)’in Hacı Bektâş-ı Velî’nin nikâhlı eşi olduğuna inanırlar. Çelebilere bağlı Alevî-Kızılbaş Dede Ocakları da, Hacı Bektâş-ı Velî’nin evlenmiş olup, Çelebilerin onun neslinden geldiğini kabul etmişlerdir. Bu yüzden Alevî-Kızılbaş Ocakları Hacı Bektâş Çelebilerine bağlı hale gelmişler.”(Sh:70-71)
Dördüncü Bölüm
ÖRGÜTSEL ETNİK VE DİNİ YAPI
Cumhuriyet öncesi ve tarikatlar kapatılıncaya kadar, Hacı Bektâş Velî tarikatına girmiş köylüye Kızılbaş veya Alevî, şehirliye ise Bektâşi denilirdi. Mason Bektâşiler elit Bektâşiliği savundu, Anadolu Alevîliğinden kendilerini ayrı gördüler. Osmanlı ve Türkiye’ de dış istihbaratlara çalışan casus ve ajanların pek çoğunun Bektâşi kimliği kullanması ve mason olması tesadüf değildir. (Sh:73-74)
Beşinci Bölüm
HOCA AHMET YESEVÎ VE BEKTÂŞİLİK
“Hoca Ahmet Yesevi ve Alperenleri ile Batini Bektâşiliğin dinsel akraba sayılarak bağdaştırılması, Masonik Bektâşilerini bir hilesidir. Yesevi’nin Hanefi itikadında bir Kalenderi şeyhi olduğu söylenebilir, ancak kesinlikle bir ‘İsmailî Daisi’ sayılması kabul edilemez.” (Sh:87)
“Mason Bektâşiler. Yesevi’yi bir İsmailî Daisi göstererek Alevîlik kapsamı içine katarlar. Oysa Yesevi Maturidir ve şeyhi Yusuf Hemedani adlı Hanefi âlimidir.” (Sh:92)
Altıncı Bölüm
BEKTÂŞİLİĞİN BEŞ YÜZÜ
Masonik Bektâşilikten rahatsız olan ve Alevî ile Bektâşi kavramlarının birbirinden ayrılmasını talep eden Alevîlerden Teoman Şahin’in tesbit ve önerileri bu bölümde (Sh:105-126) ele alınmış:
“Birinci Yüz: 1200-1500 arası
Bu dönemin başlarında Hacı Bektâş, Selçuklu sarayının hemen yanıbaşına Sulucakarahöyük’e gelip yerleşiyor. Herhangi bir tarikat kurmuyor. Çevresinde kendisiyle birlikte hareket eden az sayıda bir kitle var. Bu kitleye liderlik ettiğine ilişkin bir kanıt yok. Kitlenin Bektâş’ın dini bilgisi olduğuna inandığı açık. Bektâş Horasan’lı Türk kökenli. Sünni bir mutasavvıf olarak kabul ediliyor.
İkinci Yüz: 1500-1826 arası
Bu dönemi fidana can suyu verilmiş dönem olarak görülüyor. Mutasavvıf bir Sufi olan dindar Osmanlı sultanı 2.Bayezid tahta geçiyor ve Anadolu’daki tüm dini yapılaşmalara el atıyor. Anadolu Alevîliğinin temellerini atan padişah sıkı bir müslüman. Dimetokadan Balım Sultan’ı Sulucakarahöyük’e tayin ediyor. Var olan yapılanmayı tarikat yapılanmasına dönüştürüyor.
Üçüncü Yüz: 1826-1923 arası
Yeniçeriler yabancı unsurların da etkisiyle sarayda etkin rol oynuyorlar. Osmanlı bu ordudan kurtulmak istiyor. Yeniçeriler 1826 yılında acımasızca katledilince aradaki ilişki nedeniyle bundan Bektâşi dergâhları da etkileniyor. Bu dönemin başını Bektâşiliğin Osmanlı kontrolünden çıkmasının başlangıcı olarak kabul ediyoruz. Bu dönem, Anadolu’ya yavaş yavaş hâkim olan Sabatayist unsurların egemenliğe üst düzeyde etki ettikleri dönemin de başlangıcı oluyor. Sünni Osmanlıdan darbe yiyen Bektâşiler, Sabatayistlerin etki sahasına giriyorlar. Bektâşilerin, özellikle Sünni İslam’la hesaplaşmaları, Sünni İslam’ı yavaş yavaş eleştirmeye başlamaları bu dönemle başlıyor. Bektâşileri bu dönem Sabatayistler yönlendiriyor.
Dördüncü Yüz: 1923-1980 arası
Bu dönem Bektâşiliği, artık İslam’ı açık açık eleştirmektedir. Atatürk de artık Bektâşilerin kutsallarından birisidir. Sabatayistlerin güçlenmesi Bektâşilerin de güçlenmesi anlamına geliyor. Ancak Ekim Devrimi’yle gelişen sosyalist sol etki Bektâşi Dedelerinin etkisini kırıyor. 1968’den 12 Eylül 1980 darbesine kadarki dönemde artık Bektâşi Dedeleri topluma hâkim değildir.
Beşinci Yüz: 1980’den günümüze
1979 İran İslam devrimi, on iki imamın isimlerini gündeme getirdi ve hemen akabinde civar Müslüman ülkelerde garip darbeler olmaya, iktidarlar değişmeye başladı. Anadolu Alevîleri, unuttukları on iki imamın İslami anlayışını, görüşünü, fıkhını bu etki sayesinde öğrendi ve bunu Alevîyim diyen halka da anlatmaya başladı.”
Yedinci Bölüm
BEKTÂŞİLİK MİTLERİ
“Alevî/Bektâşilerce makbul sayılan ve Hazreti Pir’in menkıbe ve kerametlerinin anlatıldığı Velâyetname-i Hünkâr Hacı Bektâş Velî El Horasani’de, Bektâşilerin Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda birinci derecede etkili olduklarını, hatta Ertuğrul Bey’in ölümünden sonra Osman Bey’in Kayı aşiretine Bey olmasını Hacı Bektâş Velî ‘nin sağladığını gösteren bir bölüm bulunmaktadır. Bu anlayış Bektâşilerin, en azından 1826 yılına kadar, bu devlet bizim kurduğumuz devlet diye sahip çıkmalarının tarihi, siyasi, dini ve psikolojik temelini oluşturmakta”(Sh:130) ve süreç içerisinde temel Bektâşi anlayışları ele alınmaktadır.(Sh:127-140)
Sekizinci Bölüm
OSMANLIDA MASONLUK VE BEKTÂŞİLİK
“İttihat ve Terakki, daha doğrusu bu cemiyetin özünü teşkil eden Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, bazı Mason locaları ile iç içe denilebilecek kadar ilişkili olmuştur. İttihat ve Terakki’nin özümseyip uygulamaya çalıştığı Hürriyet-Eşitlik-Kardeşlik şeklindeki Fransız ihtilal sloganının konuşulması ve uygulaması için, Batı uygarlığı ürünü locaların hürriyetçi ve insan haklarını gözeten havası, cemiyet üyelerine son derece uyumlu geldiği gibi; Masonluğun geneldeki zulme ve monarşilere karşı mücadele ve masum insanları hürriyete kavuşturma ideali; Cemiyet’in İstanbul istibdadına karşı sürdürdüğü benzer eylemle tamamen örtüşmüştür.” (Sh:147)
“Devrin en ünlü mason Bektâşisi Mehmed Talat Paşa (1874-1921) İttihat ve Terakki kurucularından ve önde gelen siyasetçilerindendir. Meclis Vekilliği, Dâhiliye Nazırlığı, Posta Vekilliği ve 1912’de Sadrazamlık yapmıştır. Nedense Yahudilerin çalıştığı Alyans Mektebi’nde öğretmenlik yaptığı hep gizlenir, Yahudi olduğu yazılmaz.” (Sh:153)
“Türkiye Büyük Locası’nın ilk Büyük Üstadı olan Talat Paşa, Masonluğa, İttihat ve Terakki hareketinin başladığı ve kurucuları ile üyelerinin büyük kısmının bulunduğu Selanik’teki Macedonia Risorta Locası’nda 1903 yılında başlar. Bir sene sonra, Veritas Locası’na geçer ve burada II. Nazırlık görevinde bulunur. Veritas Locası, 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Selanik’te yapılan kutlamalara regalyalarıyla katılmış bir locadır. 1909 yılında, 33.dereceye yükseltilir ve Türkiye Yüksek Şurası’nın başına getirilir. Bu esnada İstanbul’ da çalışan Vatan Locası’nın kurucuları arasında yer alır. Aynı yıl içinde kurulan Türkiye Büyük Locası’nın Büyük Üstatlığına da getirilen Talat Paşa, bu görevini artan siyasi görevleri ve hazırlandığı Sadrazamlık vazifesi sebebiyle 1910 yılında Faik Süleyman Paşa’ya devreder.” (Sh:159-160)
Osmanlı’nın yıkılmasına sebep olan faktörlerden biri olan mason localarının etkisini kavrayabilmek için ilginç ayrıntıların ele alındığını söyleyebiliriz.( (Sh:141-162)
Dokuzuncu Bölüm
SABATAYCILAR VE MASON BEKTÂŞİLERİN
İLİŞKİLERİ
“18. ve 19. Yüzyıldaki Sabataist kimliğini anlamada ‘heterodoks’ sufi tarikatlar kilittir. Bunun en önemli nedeni söz konusu tarikatların Sabataycılara daha hoşgörülü bir yaşam biçimi sunmasıdır. Bektâşi sufizmindeki yanılmaz/kurtarıcı şeyh fikri Sabatayizmdeki Mesih fikrine çok benziyor. Ayrıca teorik ve pratik olarak İslâm sufizmi Yahudi Kabalasından daha zengin olması Sabataistlerin ilgisini çekti ” (Sh:163) tesbitinde bulunduktan sonra Sabataycılar ve mason Bektâşiler arasındaki ilişkileri inceler. (Sh:163-181)
Onuncu Bölüm
MASON BEKTÂŞİ DERİN DEVLETİ
“15 Haziran 1826’daki Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesinden başlayarak, Bektâşiler de onlara itikad açısından yakın olan Anadolu Alevîleri’nin bir bölümü de Osmanlı Hanedanı’na karşı, tıpkı Mabed Şövalyeleri’nin Fransa Hanedanı’na besledikleri gibi, bir hınç ve kin beslemeğe başlamışlardır. Hınç ve kinin Sultan Abdülaziz’in şahadetinde de rol oynamış olduğuna dair tarihçilerimiz tarafından iddialar ileri sürülmüştür.
XIX. yüzyılın sonlarına doğru Mekteb-i Tıbbiye’ de Sultan II. Abdülhamid’in idaresinden rahatsızlık duyan müteriz bir grup öğrenci 1889 yılında, adı bir takım değişiklikler geçirdikten sonra 1908 yılında İttihad ve Terakki Cemiyeti’nde karar kılacak olan İttihad-ı Osmani Cemiyeti’ni kurmuş ve aynı yıl içinde Fransa’da yaşamakta olan ve Jön Türkler diye tanınan ve Padişah’a karşı olan bir grupla temasa geçmişti. Jön Türkler’in hemen hepsinin Fransız Dışişleri Bakanlığı tarafından paraca desteklendiği ve Fransız Mason Locaları’nda tekris edilmiş, Fransız İhtilali’nin hayranı kimseler oldukları bugün delilleriyle ortaya çıkarılmış bulunmaktadır.
Bu akımdan Jön Türkler hem İttihad Ve Terakki Cemiyeti ve hem de Türkiye’ deki Mason Locaları için verimli bir fidelik görevi ifâ etmişlerdir. Sultan II. Abdülhamid’in affıyla Türkiye’ye döndükleri zaman Jön Türklerin, Osmanlı Hanedânı’na karşı duydukları hınç ve kin bakımından aralarında hemen bir sempatinin oluştuğu bir topluluk ise Bektâşiler olmuştur. Bektâşlilerin önde gelenleri zaten 1867 yılından başlayarak Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa sayesinde Mason Locaları’nda tekris edilip mason olmuş bulunmaktaydılar.” (Sh:183-185)
“Özellikle tek işi insan sağlığının tedavisi olması gereken Tıbbiye öğrencilerinin ‘Carbonari’ hareketin merkezinde yer almaları zannediyorum ayrı bir analizi hak etmektedir. Carbonari-jöntürk-ittihatçı hareket bazılarının sandığı gibi 19. asrın ikinci yarısından itibaren sisteme hâkim olmuş görünse de köken olarak ucu çok daha derinlerdeydi.”(Sh:201)
“ Selanik’te Şimon Zivi (Şemsi Efendi) Karakaşlar ile Kapanileri uzlaştırmak amaçlı bir okul kurarken, Anadolu köylüsünün tarlasını harmanlayıp oğlunu savaşlara nefer olarak göndermekten başka bir lüksü yoktu. Feyziye Mektepleri’nde, Trakki okullarında, Fransız kolejlerinde çocuklarını okutanlar taşralılar değildi, zaten giremezlerdi de. Haliyle buradan çıkanlar mülki ve askeri makamlara geliyorlardı. Dolayısıyla bu bakış açısı bir komplo değil, tersine bir komplonun deşifrasyonunu sağlamaktadır.” (Sh:204)
On Birinci Bölüm
RUDOLF VON SEBOTTENDORF VE
ZİYA GÖKALP
“Atatürk’ü fikri açıdan derinden etkileyen iki mason Bektâşi Namık Kemal ve Ziya Gökalp’tir. Ancak derin Türk devletinin kurucusu Osmanlı Mason Bektâşisi Alman kökenli Baron Rudolf von Sebottendorf’dur. Nazilerin derin devleti Thule’yi kuran Baron Rudolf von Sebottendorf, 1933-1945 yılları arasında Türkiye’de bulundu. Almanya’ da Thule olarak bilinen bu örgütün, ”Türkiye’ deki adı Ergenekon olarak biliniyor. Almanya’da Alman milliyetçiliğini yönlendirmeye çalışan örgüt, Baronun girişimleriyle, Türkiye’ de de Türkçülüğü yönlendirmeye çalıştı. Almanya’nın pagan köklerine dönmesine çabalayan örgüt, Türkiye’ de ‘Şamanizmi’ canlandırmaya çalıştı. Her iki örgüt de komünizme karşıydı. Baron, Mısır ve İstanbul’ da da uzun süre kalmıştı. Bu gezileri sırasında simya, astroloji ve Kabala ve İslâm sufizmi üzerinde çalışmalar yapmıştı. Baron ve adamları, bir müddet sonra zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya vasıtasıyla o zamanki adıyla MAH bugünkü ismi ile MİT’le bağlantıya geçti. Mason Bektâşi Şükrü Kaya o dönemin en kritik adamlarından biridir. O dönem Alman nüfuzunun Türkiye üzerinde en yoğun olduğu dönemdir” dedikten sonra Rudolf von Sebottendorf ile Ziya Gökalp hakkındaki tesbitlerini aktarır. .”(Sh:204-223)
On İkinci Bölüm
MASON BEKTÂŞİLERİN ŞEHİTLİK TEKKESİ
Bezmialem Sultan ve Pertevniyal Sultan’ın da desteğiyle 1846’dan sonra Bektâşiler yavaş yavaş sürgünden dönüp, tekkelerini yeniden sessizce kurmaya başladılar. Rumelihisarı’ndaki Şehitlik Tekkesi kısa sürede eski günlerine dönmeyi Büyük Mahmud Cevad Baba’nın oğlu Mehmed Abdünnafî Baba döneminde başardı. Tekke onun döneminde ‘Nafi Baba Tekkesi’ olarak tanınmaya başladı. (Sh:225)
On Üçüncü Bölüm
MASON BEKTÂŞİLER VE HURUFİLİK
Harflerden anlam çıkarıp yorumlamak anlamına gelen huruf ilminin nasıl ortaya çıktığını, Anadolu’ya nasıl geçtiğini ve Bektâşilik ile ilişkisini inceler. (Sh:235-255)
On Dördüncü Bölüm
ATATÜRK BEKTÂŞİ MİYDİ?
“Hemen hemen bugün dindar her Alevî / Bektâşinin evinde üç resim yanyanadır. Hazreti Ali, Hacı Bektâş Velî ve Mustafa Kemal Atatürk... Bu durum Alevî / Bektâşilerin Atatürk’ e olan sevgilerinin bir yansımasıdır. Alevîlerdeki Atatürk sevgisi bir devlet büyüğüne duyulan sevginin ötesinde bir derinliğe ve ruhaniyete sahip bir sevgidir. Öyle ki pek çok Alevî için o, on ikinci imam Muhammed Mehdi’ dir. Bazı sapık görüştekiler ileriye gidip Hz. Ali’nin ruhunun Atatürk’e geçtiğini dahi iddia edebilmiştir. Mustafa Kemal’in Alevî / Bektâşilere ilgisinin, Alevî / Bektâşilerin de ona olan derin sevgi ve bağlılıklarının nedenlerinden biri de babasının Alevî / Bektâşi kökenli olmasıdır” (Sh:260) şeklindeki tesbitinden sonra bu konudaki iddiaları inceler. (Sh:257-273) Fakat 5816 sayılı ‘Atatürk’ü Koruma Kanunu’ yürürlükte ve yapılabilecek her hangi bir eleştiri ‘niyet okuyucular’ tarafından hakaret olarak değerlendirilebiliyorken bu konuda yazılıp çizilenler bir anlam ifade etmekten uzaktır. Söz konusu kanunun yürürlükten kaldırılması için ortaya koyacakları mücadele, ‘Kemalist’ çevrelerin samimiyetlerinin göstergesi hükmündedir. Başka bir ifadeyle söz konusu kanun Kemalistlerin turnusol kâğıdı hükmündedir.
On Beşinci Bölüm
ATATÜRK’Ü BEKTÂŞİLER Mİ
ÖLDÜRDÜ?
“Emekli Subaylar Derneği’nin (TESUD) 1999 yılında çıkarmış olduğu ‘Birlik’ dergisinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Sağlık Dairesi eski başkanlarından Emekli Deniz Kıdemli Albay Aytekin Ertuğrul, Atatürk’ün ölüm nedeninin ‘Siroz’ değil, sıtma olduğunu açıkladı. Ardından, araştırmacı Ogün Deli ‘Agoni’(Lazer yay, 2004) isimli kitabında Atatürk’ün Mason localarını kapatması sebebiyle Mason doktorlar tarafından zehirlenerek öldürüldüğü iddialarını gündeme getirdi.” (Sh:275-304)
On Altıncı Bölüm
DERSİM’DE NE OLDU?
Cumhuriyet’in kurucu kadrolarında söz sahibi olan Mason Bektâşiler, gerek zamanla ortaya çıkan Bektâşi–Alevî ayrılığı gerekse etnik kökenleri sebebiyle Dersim Alevîlerini sevemediler! Dersim’de gerçekleşen katliamın incelendiği bu bölümde (Sh:305-328) Yüzleşme Derneği başkanı ‘Alevîlerin Kemalizm’le İmtihanı’ adlı bir kitap yazan Cafer Solgun şu tesbitlerde bulunur. “Alevîlerin Kemalistliği taki’ye ile başladı; çünkü ‘Alevîler, kendilerine uygulanan baskının sorumlusu olan güce yaslanarak kendilerini yaşatma çabasına girdiler’ ancak bu durum zamanla içselleştirildi.” (Sh:319)
On Yedinci Bölüm
ENCÜMEN-İ DANİŞ TARİKATI
“Encümen-i Daniş, 1851 yılından beri var olan bir Osmanlı geleneğidir. Tanzimat’tan sonra, Fransız Akademisi örnek alınarak kurulan ilk Osmanlı Akademisidir. Tanzimat, Batı kurumlarının Osmanlı topraklarına sokulmasını istiyordu. Bu yolda bilim ve eğitim alanındaki çalışmaları bir düzene sokmak için, 1846’da Meclis-i Maarif-i Umumiye kuruldu. Fikir ve bilim adamlarını içine alan bu kuruluş, Encümen-i Daniş isimli bir akademinin kurulmasını kararlaştırdı.” (Sh:329)
“Endimen-i Daniş teşkilatı, devlet salnamelerini de (yıllıkları) 1862’ye kadar yazdı. O zamanlar (yani Tanzimat) henüz ‘devlet’ ile ‘hükümet’ arasında kan davası olmadığı için, bu ‘bilginler kurulu’nda Sadrazam vb. doğal üye sayılırdı. İlk toplantıda (1851) Padişah Abdülmecid de hazır bulunmuştu, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa da. Ama dönem değişti, koşullar değişti, ‘seçim’ diye, ‘demokrasi’ diye, olur olmaz ‘bi’dat’lar Cumhuriyet döneminde çıktı. Onun için 1950’li yıllardan itibaren yeniden tesisi edilen “Encümen-i Daniş” (Kamuran İnan’ın söylediğine göre) hükümeti devirmeyi konuşmak üzere toplanır hale geldi.” (Sh:330)
Faaliyetleri 1980’lerin sonunda kamuoyuna yansıyan Encümen-i Daniş, özellikle 1995’te Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Başbakan Tansu Çiller’e gönderdiği bir mektupla dikkat çekti.(…) 1995’te talep ettiklerinin hayata geçirilmesi için 28 Şubat post-modern darbesinin yaşanması gerekti. Ülkeye 28 Şubat sürecini yaşatan komutanların hepsi, istisnasız hepsi, Encümen-i Daniş’te üye olarak hizmet veriyorlar bugün.(Sh:347-348)
“Hiçbir kurumsal varlığı olmadığı halde, 50 yıldır ayda iki kez toplanıp raporlar hazırlaması ve bunun bunca yıl kamuoyunun gözünden kaçması, adeta bir ‘sivil toplum’ mucizesi. Her konuda fikir jimnastiği yaptıkları ve bunları uygulattıkları biliniyor. Şeffaf bir zemin üzerinde devam eden tartışmaları yakinen izleyen kamuoyu ve vicdanlar, akil adamların Ergenekon Terör Örgütü ile ilgisi olup olmadığına karar verecektir.” (Sh:351)
Ergenekon’un üst yönetim kurulu ya da akıl hocası olduğu iddia edilen Encümen-i Daniş hakkında yazılmış müstakil bir esere rastlayamadık. İlgilenenler için yazar bir bölüm ayırmış. (Sh:329-352)
Yaklaşık iki yüzyıllık derin yapılanmanın Osmanlı İmparatorluğu’nun son elli yıllık bölümünü inceleyen Hüsnü Aktaş Hocamızın ‘Fedailer’ isimli belgesel romanının, konuyla ilgilenenler için değerlendirilmesi gereken eserlerden biri olduğunu hatırlatmakta fayda var.
On Sekizinci Bölüm
HACI BEKTÂŞ AYDINLIĞI
Faruk Arslan; Alevî ve Bektâşiliği, ayakları yere basan bir biçimde ele aldığını düşündüğü Cem Vakfı’ndan Ayhan Aydın’ın yazılarını özetleyerek kitabını tamamlar. (Sh:353-366)
Tanıtmaya çalıştığımız eser, toplumda hâkim olan “Şanlı Tarih” anlayışına sunduğu alternatifler sebebiyle dikkate değerdir. Bununla birlikte; alıntıların nerede başlayıp nerede bitiğinin belirsizliği, aynı ifadelerin farklı bölümlerde tekrar tekrar karşımıza çıkması ve genel olarak kitabın aceleyle hazırlanmış olup yeni bir gözden geçirmeye ihtiyacı olduğu izlenimi vermesi kitabın göze çarpan eksikliklerindendir.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

İşveren sigorta payını kaldıracağız

İşveren sigorta payını kaldıracağız



25 Temmuz 2012 Çarşamba 16:20

Son Güncelleme: 16:27

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ASO Toplantısında SSK işveren payının teşvik kapsamını genişleteceklerini bildirirken 2 milyar dolarlık yeni yatırım geleceğini müjdeledi.

ANKARA - Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, teşvik sisteminde, SSK işveren payı konusunda, "Dün akşam Ekonomi Koordinasyon Kurulu'nda (EKK) ilgili bakan arkadaşlarımıza bir teklif getirdim. '6. bölgede bilhassa olmak üzere, SSK işveren payını da yapılan yatırım miktarının yüzde 50'si ile sınırlamayalım, bunu da 10 yıl boyunca aynen işçi priminde, aynen vergi stopajında olduğu gibi ortadan kaldıralım' dedim. Ümit ediyorum, şimdi böyle bir çalışma içerisine giriyoruz" dedi.

Teşvik sisteminde SSK işveren payı

Teşvik sistemine de değinen Çağlayan, SSK işveren payı konusunda, "Dün akşam Ekonomi Koordinasyon Kurulu'nda ilgili bakan arkadaşlarımıza bir teklif getirdim. '6. bölgede bilhassa olmak üzere, SSK işveren payını da yapılan yatırım miktarının yüzde 50'si ile sınırlamayalım, bunu da 10 yıl boyunca aynen işçi priminde, aynen vergi stopajında olduğu gibi ortadan kaldıralım' dedim. Ümit ediyorum, şimdi böyle bir çalışma içerisine giriyoruz. 6. bölgeyi adeta Türkiye'nin bir istihdam cenneti haline getirmek mecburiyetindeyiz" diye konuştu.

Bakan Çağlayan, teşvik sisteminin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 5 milyar dolarlık başvuru olduğunu da söyledi.

Enerji konusunda da değerlendirmelerde bulunan Çağlayan, Türkiye'nin doğal gazı en hovarda kullanan ülke olduğunu, son açıklanan rakamlara göre doğal gazla enerji üretiminin azaldığını söyledi. Yakında çok önemli yatırımlar açıklayacaklarını bildiren Çağlayan, "Bir Amerikan firması Türkiye'ye 2 milyar dolarlık yatırım yapmaya geliyor" dedi.

"Bu kadar geniş bir bant aralığına gerek yok"

SÜRYANİLER KİMLERDİR?

SÜRYANİLER KİMLERDİR?KİMLERE SÜRYANİ DENİR?SÜRYANİLİĞİN TARİHİ

Süryaniler Kimdir?
Süryaniler, kökenleri 5000 yıl öncesine giden bir toplumdur. Mezopotamya'da yeşeren ve uygarlığın gelişiminde önemli rol üstlenen eski Mezopotamya halklarının yani köklü bir kültürün mirasçılarıdır. Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, coğrafyayı istila edenlerin baskı ve egemenlikleri yüzünden başlangıçtaki etkinliklerini kaybetmişlerdir. Günümüzde ise dünyanın değişik bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar.

Süryanilerin kökeni ve nerden geldiklerine dair bilinen üç farklı görüş vardır.Bu görüşlerden birisi, Süryanilerin Aramiler'den geldiğini savunan tezdir. Bu tezin dayanağı Süryani halkının Aramca konuştuğu ve bundan dolayı da kökeninin Aramiler olduğunu iddia etmektedir. Süryanilerin kökenine dair ikinci görüş ise Süryanilerin Asurlular'dan geldiğini savunan tezdir. Bu görüşe göre Süryaniler, eski Mezopotamya'da imparatorluklar kurmuş olan Asurlular'ın torunlarıdır. Bu iki görüşün eksiklikleri, Süryanilerin kökenini tüm eski Mezopotamya halklarına dayandığını belirten yeni bir görüş ortaya çıkarmıştır.

Aslında bu farklı görüşlerin önemi, getirdikleri tarihsel açıklamalardan ziyade, bu görüş sahiplerinin Süryaniler için düşledikleri farklı toplumsal modellere sahip olmasındadır. Yani Asur görüşünü savunanlar, Süryanilerin öncelikle siyasal bir toplum olmasını arzu etmekte; Arami görüşünü savunanlar ise daha çok inanca dayalı bir toplum modeli oluşturmak ve bu model çerçevesi içinde toplumu bir arada tutmaya çalışmaktadırlar.

Aslında Asur ve Arami ile anlatılmak istenen halk aynıdır. Söz konusu olan halk, Eski Mezopotamya kültürünü taşıyan ve inancı bakımından Hıristiyan olan bir topluluktur. Bu halk Irak ve İran'da daha çok "Asur" adıyla tanınırken, Suriye ve Türkiye'de aynı halk için "Süryani" adı kullanılmaktadır. Süryani kelimesi özellikle Hıristiyanlığı sonrası yaygınlık kazanmıştır ve Hıristiyan olan Yukarı Mezopotamya halkını belirtir. "Asurlu" kelimesi ise İsa'dan önceki Yukarı Mezopotamya halkı için kullanılmaktadır. Başka bir deyişle "Asurlu" kelimesi "Süryani" kelimesi ile anlatılmak istenen halkın Hıristiyanlıktan önceki zamanını belirtir. Bir yerde bugün bu halk için kullanılan, "Asur", "Arami", "Süryani" (ve daha başka adlar; Keldani, Maruni vs.) kelimeleri aynı topluluğu nitelemektedir.

Süryanilerin kökenini sadece Aramilere veya Asurlulara dayandırma çabalarının , Mezopotamyanın eski tarihine bakıldığında çok anlamlı olmadığı görülecektir. Buna karşılık Süryanilerin kökenini, tüm eski Mezopotamya halklarına (Fenikeliler, Akkadlar, Keldalılar, Babiller, Kenanlar, Asurlular ve Aramiler) dayandırmak daha mantıklıdır. Çünkü bütün bu halklar aynı kökenden oldukları için daha kolay kaynaşabilmişlerdir. Aynı dili konuşan, benzer örf ve adetleri yaşayan bu halklar Hıristiyanlık inancı ile birlikte aynı dine de sahip olmuşlardır. Ve bu eski halkların temeli üzerinde, yeni bir ada sahip olan Süryaniler doğmuştur.

Süryani' Adı Nereden Geliyor?
Süryani (Süryoyo) adının nasıl, ne zaman ve neden dolayı kullanıldığı kesin olarak bilinmiyor. Süryani isminin kökeni hakkında pek çok varsayım var. Varsayımların ortak özelliği; Süryani adının ya Mezopotamya'daki bir şehirden ya da bu coğrafi bölgede hüküm sürmüş bir kralın adından kaynaklandığıdır. Sizlere bilgi olması açısından, bugün en sık rağbet edilen iki varsayımı aktaracağım. Bu iki varsayım Yakup Bilge'nin, Yeryüzü Yayınları arasında çıkan ve 1992 yılında basılan "Anadolu'nun Solan Rengi Süryaniler" kitabından alınmıştır.

1) Kimi yazarlara göre Suriye adı, bölgeyi ele geçiren Kilikos'un kardeşi Suros'tan geliyor. Süryani adı da bu sözcükten türüyor. XII.yy'da yaşamış olan Diyarbakır metropoliti (Bir bölgede yaşayan Süryanilerin kilise içindeki en üst rütbedeki kişisi) Arami kralı Suros'un adına izafeten, egemenliği altındaki ülkenin "Surisyin" olarak adlandırıldığını, daha sonra Surisyin adındaki son "s" harfinin atılarak "Suriyin" şeklini aldığı ve burada yaşayan halkında bu adla anılmaya başlandığını söyler.

2)Asurluların ülkesine Yunanlılar tarafından sözcüğün onuna bir 'y' eklenerek "Asurya" deniliyordu. Yunalıların kullandığı ve gitgide yaygınlık kazanan "Asurya ve Asuryan" kelimeleri Aramca konuşan halkın diline girdiği zaman, dil kurallarına göre bazı değişikliklere uğradı ve Asuroyo şeklinde telaffuz edildi. Tarihsel süreçte "A" harfi düşerek kelime Suroyo (Süryani) şeklini almıştır.


Süryani Tarihi Süryanilerin millatan önceki tarihleri, eski Mezopotamya'da yaşayan ulusların tarihidir. Hıristiyanlık inancı tüm yukarı Mezopotamya'daki halkların tek bir potada erimelerini sağlamıştır. Süryani halkının kökleri de eski Mezopotamya'nın en eski tarihsel dönemine kadar inip orada kaybolmaktadır.
Yukarı Mezopotamya'nın yazılı tarih evresi Akkadlarla başlar. İ.Ö.3000'lerde Sümerin kuzeyinde yer alan Akkad'da ve Fırat'ın orta kesiminde, çok sayıda bağımsız site devletleri kurulmuştur. Buradaki halk, Sümerler'e benzemeyen bir kabileden (tribulan) oluşuyordu. Bu kabile bir Sami dili (Akkadça) konuşuyordu ve Mezopotamya'nın batısında bulunan ovalarda yaşayan Tribulerle akrabaydılar yani Akkad'ın Samileri batıdan gelmişlerdi. (1)

Akkad bölgesi Dicle ve Fırat arasında merkezi bir bölgeydi. Bölgenin bu merkezi durumunda yararlanan Akkad kralları, kısa zamanda büyük fetihler yaptılar. "Dünyanın dört bölgesinin kralı" ünvanını alan Akkad kralı Naramsin (İ.Ö.XXIII.yy) kuzeyde Doğu Anadolu dağlarına kadar ilerlemiştir. (2)

Asur halkının çekirdeğini oluşturan bu insanlar, Akkad bölgesinde kuzeye yayılan Samilerdir. İ.Ö. 3000'lerde Orta Fırat dolaylarında yerleşmeye başlayan Akkadlar, burada bir çok yerleşim birimi kurmuşlardır. Bunlardan birisi de kabilenin ve tanrısını ismini alan Asur kentidir. (3) Daha sonra bu kabile adını tüm bölgeye ve verecek kadar güçlenmiştir.

Tüm Sami halkları birbirlerinden çok farklı olmayan uygarlıklar yaratmışlardır. Çünkü bu halklar birbirlerinin mirasına çok kolaylıkla sahip çıkıyorlardı. Asurlularda Akkad kültür temeli üzerine kendi kültürlerini geliştirmiş ve bu kültürü daha geniş bir bölgeye yaymayı başarmışlardır.



Kısa zamanda tüm Yukarı Mezopotamya'da Asurluların yarattıkları kültür egemen olmaya başlamıştır. Asurlular, bu egemenliğe tanıklık yapan binlerce maddi kanıt bırakmışlardır. Asur, Ninova, Kolah v.b gibi kentler ve buradaki yığınla tablet bu durumu tartışmasız kanıtlamaktadır. Yukarı Mezopotamya'nın güney kesiminde Asurluların hakimiyeti tartışmasız bir şekilde kabul edilirken, Süryani tarihi açısından tartışılmaya daha açık olan bölge Yukarı Mezopotamya'nın kuzey bölgesidir. Çünkü bu bölgede egemenlikler sürekli olarak el değiştirmiştir.
Arkeoloji biliminin halen bu bölgede yapması gereken çok sayıda çalışma vardır ama eldeki veriler buralardaki bir çok yerleşiminin tarihinin Asurlulara kadar uzandığını gösteriyor. Bu bölgeler için kullanılan ilk coğrafi terimler ve kent adları Asurcadır. Ayrıca ilk tarihi kayıtlarda Asur dilinde çivi yazısı olması bir rastlantı değildir. Bölge için kullanılan coğrafi terimlerin ve kent adlarının Asurca olması, bölgenin çok eski zamanlardan beri belki de Asurluların siyasi egemenliğinin bu bölgeye gelmeden önce Asurlularla ilişkili ve onlardan etkilendiğini göstermektedir.

Örneğin bugünkü Harran adı, Asurca'daki Harranu'dan gelmektedir. Bu kelimenin Asur dilindeki anlamı ise yol'dur. Bu adlandırma, eski çağda buradan geçen ticari ve askeri yollardan kaynaklanmıştır. Tur-Abdin (Midyat ve civarı) bölgesi hakkındaki ilk tarihi bilgiler ve coğrafi terimler Asurluların XV.yüzyıldaki genişlemesinden sonraya dayanmaktadır. Asur krallarından I.Adat Ninari ve oğlu I.Salamsar'dan kalma kitabelerde "Kaşiari Dağları" diye sözü edilen bölgenin Mardin-Midyat yani Tur-Abdin çevresi olduğu bilinmektedir. Bu bölgeyle ilgili diğer bir coğrafi terim olan "İzala'da" o dönemden kalmadır. Çivi yazı tabletlerde ve daha sonraki Roma ile Bizans kaynaklarında Mardin ve civarı için İzala terimi kullanılmıştır.



Bugünkü Cizre ilçesinin 20 km kuzey batısındaki örenler bir zamanlar Asurin (Asur) hükümdarları için başkentlik yapmış büyük bir kente aittir. Nusaybin'in 15 km kuzey-doğusunda bulunan Merdis (Süryanice Marin) örneklerindeki kaya ve mağara ağızlarındaki Çivi yazısı (Asurca) ve Strangeli (Doğu Süryanice) yazılar ile çeşitli kabartma ve resimlerin yan yana bulunması bölge halkının kökenlerini gösterir niteliktedir. Yine bu bölgede bulunan Hassana (Kösreli) köyünün de İsa'dan önceki döneme dayanan bir yerleşim bölgesi olarak tarihselliği Asurlulara kadar uzanmaktadır. Bölgedeki Nisibis (Nusaybin), Merdo (Mardin), Urhay (Urfa), Omif (Amid, Diyarbakır) v.b gibi kentlerini kuranlarda yine Asurlulardır. (4)

Asurluların bu kadar geniş bir coğrafik bölgeye yayılmalarının nedeni, Asur şehrinin daha İ.Ö.'ki 3000'lerde bu bölgelerle ticaret ilişkilerine başlamış olmasıdır. Asur şehrinin; Aşağı Mezopotamya, Asurya ve Anadolu ile bakır ve gümüşün çıkartıldığı Doğu Anadolu'nun merkezi yerinde bulunması kentin süratle gelişmesine yol açtı. Kapadokya ve Doğu Anadolu ile yapılan ticaret, Asurluların buradaki bir çok şehirde koloniler ve yerleşim birimleri kurmalarına yol açmıştır. Bu durum ise Asur krallarının bu bölge ile daha yakından ilgilenmelerine ve buralar sefer yapmalarına zemin hazırlamıştır. Ticaretin serbestçe yapılabilmesi için ticaret yollarının güvenlikli olması gerekiyordu. Bu güvenliği sağlamakta Asur krallarına düşüyordu. Ticaret için yapılan fetihler ise halkın gitgide kuzeye ve tüm Mezopotamya'ya yayılmasını sağlıyordu. Asurluların kuzey ve kuzey-batıya olan büyük genişlemesi ise İ.Ö. XV.yy'dan sonraki "Orta Asur Dönemi" ile İ.Ö. VIII. - VII.yy'da olmuştur.



İ.Ö.XII.yy'da Asur kralları I.Salmanasar ve oğlu I.Tikulti Nunurta büyük bir ordu ile kuzey ve batıya seferle düzenlerler. Kuzeyde Van gölüne kadar olan yerler Asur topraklarına katılır. Fırat geçilir ve batıda sınırlar Kargamış'a kadar genişletilir. (5)

Asurluların Yukarı Mezopotamya ve komşu bölgelere yayılmalarındaki diğer bir etken de, o dönemdeki savaşların niteliğidir. Bu savaşlar fetihçi halkın dışında kalan öteki halkların yıkımına neden oluyordu. Fatihler, fethettikleri yerlerin halkını kılıçtan geçirir, ganimetleri başkente taşır ve fethedilen topraklara Asurlu koloniler gönderirlerdi. O dönemde köle emeği yaygın olmadığı için, köleler daha çok ev işlerinde kullanılırlardı. Böylece sınırlı olan köle ihtiyacı karşılandıktan sonra, diğer savaş tutsakları kılıçtan geçirilirdi. Gerçi daha sonra bu durum değişecek ve Asur ile diğer şehirlerde önemli sayıda köle çalıştırılacaktı.

Yukarı Mezopotamya'da halk Asurlu idi. Babilanya denen yerde ise etkin bir rahipler sınıfı vardı. Dolayısı ile Asur kralları bu sınıfla ittifak içerisinde idiler. Bu yüzden bu bölge dışında kalan yerlerin yazgıları daha farklı oluyordu. Örneğin eski İsrail krallığında ve Suriye'nin bazı bölgelerinde halk kılıçtan geçiriliyor ve sürgüne gönderiliyordu. Sürgün edilenlerin yerlerine Asurlu koloniler yollanıyor ve yönetimde krallik valilerine veriliyordu. (6)

Asurluların bu yayılmacı politakası sonucu özellikle İ.Ö.VIII ve VII.yy'da Yukarı Mezopotamya ve ve buraya yakın bölgeler yoğun bir şekilde hem kültürel hem de siyasal alanda Asurluların etkisi altında kalmıştır.
Fakat İ.Ö.'ki dönemde iki önemli olay, Yukarı Mezopotamya'daki halkların bölgeye daha da dağılmasına ve ve buradaki halkların birbirlerine kaynaşmalarına yol açmıştır. Bunlardan birincisi Aramiler'in Mezopotamya'ya sızmaları ; ikincisi ise Asur imparatorluğu ve sonrasında kurulan Babil devletinin yıkılması sonucu oluşan yeni durumdu.

Suriye çölünde göçebe ya da yarı göçebe bir hayat süren Aramiler İ.Ö.'ki XII.yy'ın başında Mezopotamya'ya sızmaya başladılar. Bu sızma çeşitli Arami kabilelerinin Fırat ve Dicle nehirleri arasına girmesiyle başladı. Bu kabileler Asurya bölgesinde bulunan kentlere baskınlar yapıyor, kent ve köyleri yakıp yıkıyor, halkı köleleştiriyor ve Asur şehirlerinde ganimetler topluyorlardı. Bu korkunç durum karşısında vadilerde, ovalarda oturan halk dağlara kaçıyor ve kentlerin nüfusü azalıyordu. Asurlu halk kuzey ve kuzey-doğu (Urmiye bölgesi) bölgelerine kaçıyordu.

Fakat Aramilerin bu saldırıları İ.Ö.yy'da azaldı ve giderek yok oldu. Çünkü Fırat ve Dicle nehirleri arasında Mezopotamya'ya yerleşen Aramiler aşama aşama yerleşik hayata geçtiler ve Asur halkı ile kaynaştılar. Arami akınları da bundan dolayı sona erdi. Bu sırada Asur'da kendini toparlamış ve karşı saldırya geçmişti. Çok sayıda Arami köleleştirilerek Asur şehirlerindeki görkemli yapıların inşaatlarında kullanıldı. İ.Ö.VII.yy'da Asur'un saldırısı sonucunda tüm Arami devletçikleri ortadan kaldırıldı.

Böylece Aramiler, Asur'un siyasal otoritesi altında birleşmiş oldu. Bu durum Aramiler'e Mezopotamya'da hareket serbestliği sağladı ve Asurlularla kaynaşmalarını daha da hızlandırdı.

Aramilerin yerleştikleri bölge, onlara tüm Mezopotamya'nın kara ticaretine hakim olma fırsatı verdi. Arami tüccarları, Asur askerlerinin fethettiği bölgelere kolayca girip ticaret yapıyorlardı. Bu durum Aramilerin ticaretini daha da geliştirdi ve kısa zamanda onları doğunun en etkili kara tüccarları haline getirdi. Fırat ve Dicle nehirleri arasında yerleşik hayata geçen ve Asurlular'la kaynaşan Aramiler'in ticari etkinliği Aramca dilinin basitliği ile birleşince, Aramca tüm yakın doğuda Asurca ile birlikte kullanılmaya başladı.



Yukarı Mezopotamya haklarının İ.Ö.'ki dönemde birbirleriyle kaynaşmalarını sağlayan ve bunların tümüyle birleşmelerine neden olan ikinci etken ise Asur ve Babil imparatorluklarının yıkılması ile ortaya çıkan yeni durumdu. Asur ve Babil imparatorlukları yıkıldığı zaman, yakın doğuda yaşayan tüm Sami halkının kaynaşmasını sağlayan temeller artık hazırdı. Temeli Sümerler'den kaynaklanan, Akkad ve Babillilerin geliştirdikleri kültürel mirası Asurlular'da almış ve bu kültürü çok geniş bir bölgeye yaymışlardı. Bu ortak kültürel geçmişten dolayı Sami halkları birbirlerinden çok farklı olmayan uygarlıklar kurdukları gibi, kolaylıkla da kaynaşmışlardır.

Sami halklarının üçüncü büyük göçünü oluşturan Aramiler'de Mezopotamya'ya yayıldıklarında hem kolayca diğer Sami halklarıyla kaynaşmışlar hem de getirdikleri dil ve etkin ticaret tüm Mezopotamya halklarınca kullanılmaya başlamıştır. Aramca dili sonraki dönemlerde tüm Sami halklarının ortak dili haline gelmiştir. Babil devletinin yıkılmasından sonra Akamenya imparatorluğunun Aramca'yı resmi dil olarak kullanmaya başlaması, Aramca'nın Med-Pers dilinden daha yaygın bir dil durumuna gelmesini sağladı. Aramca hem "daha önceden bu alandaydı" hem de kardeş bir Sami dili olduğu için Akkadça kullanan insanların onu öğrenmeleri tamamen yabancı bir Hint-Avrupa diyalektiğini öğrenmelerinden çok daha kolaydı.

Böylece Aramca Hıristiyanlık çağının birinci yüzyılda Mezopotamya'nın Samice konuşan halkları arasında; doğuda Akkadca'nın, batıda ise Kenanice'nin yerini aldı. (7) Bazı Süryani tarihçilerinin sırf Süryaniler'in Aramca konuşmalarından dolayı kökenlerini Aramiler'e dayandırmalarının yanlışlığı da buradadır.

Asur ve Babil devletleri yıkıldığı zaman Yukarı Mezopotamya'da yaşayan halkların ortak kültürel geçmişlerine, onları birleştirecek yeni ve önemli bir faktör olan halkların ortak gelecek umudu eklenmiştir. Yabancı egemenliği altında yaşayan Asur, Arami ve diğer Mezopotamya halkları aynı bölgede oturuyor ve aynı dili konuşuyorlardı. Yabancı saldırı ve istilalara beraberce karşı çıkıyor ve egemenlere karşı ayaklanıyorlardı. Bu dönemdeki kaynaşmadan ötürü artık tek bir adla çağrılıyorlardı. Bu halklar Asuryalı, Süryani arada Kaldeliler diye anıldıkları da oluyordu. (8)

Yakın doğuda İsa'dan önceki son yüzyıllara gelindiğinde, Yukarı Mezopotamya'daki Asurlu, Arami ve Kaldeliler birbirleriyle kaynaşmış, ortak geçmişe dayanan birlikteliğe sahip ve ortak gelecek umutları olan bir millet haline gelmişlerdi. Bu yüzyılda Mezopotamya halkları da büyük bir birleşme ve kaynaşma yaşıyorlardı. Fakat belli bir süre sonra insanlık tarihine damgasına vuracak olan Hıristiyanlık inancının doğuşu bölgede büyük değişimlere neden olacaktı.



KAYNAKLAR;
1,6 Diakov, S.Kovalev, İlk Çağ Tarihi, C.I., Çev. Özdemir İnce, Ankara, V yayınları, 1987
2,3,4,7 Yakup Bilge, Anadolu'nun Solan Rengi; Süryaniler, Yeryüzü Yayınları, 1991
5 Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, C.I.,İstanbul, Say Kitabevi, 1984
8 Herodotos, Herodotos Tarihi, İstanbul Remzi Kitab Evi, 1983

1 Temmuz 2012 Pazar

Haziran ayında fiyatlar düştü!

Haziran ayında fiyatlar düştü!

İTO'nun indeksine göre İstanbul'da haziran ayında perakende fiyatlar yüzde 0.61 oranında, toptan fiyatlar ise yüzde 1.18 oranında azalış gösterdi

İstanbul Ticaret Odası (İTO) tarafından İstanbul için hazırlanan 1995 bazlı Ücretliler Geçinme İndeksine göre geçen ay, perakende fiyatlar yüzde 0,61, Toptan Eşya Fiyatları Endeksine göre toptan fiyatlar ise yüzde 1,18 oranında azalış gösterdi.

İTO tarafından hazırlanan fiyat indekslerinin, 2012 yılı haziran ayının bir önceki yılın aynı ayı ile karşılaştırmasında, perakende fiyatlar yüzde 10,63, toptan fiyatlar yüzde 9,09 oranında yükseldi.

Söz konusu indekslerde 24 aylık serilerden oluşan yıllık ortalama artış hesabına göre, Mayıs 2012'de, 1995 bazlı Ücretliler Geçinme İndeksi yıllık ortalama yüzde 8,64, Toptan Eşya Fiyatları İndeksi yıllık ortalama yüzde 12,53 oranında arttı.
İstanbul Ticaret Odası (İTO) İstanbul'da giyim, ev eşyası ile kültür, eğitim ve eğlence harcamaları gruplarında fiyat artışları izlenmesine rağmen, gıda, konut, sağlık ve kişisel bakım ile ulaştırma ve haberleşme harcamaları gruplarında kaydedilen fiyat azalışlarının genel enflasyonu azaltıcı yönde etkili olduğunu bildirdi.

İTO verilerine göre, perakende fiyat hareketlerinin göstergesi olan ve 2012 Mayıs ayında yüzde 1,12 oranında artış gösteren 1995 bazlı İstanbul Ücretliler Geçinme İndeksi, haziran ayında yüzde 0,61 oranında düştü.

Haziran ayında akaryakıt ürünlerinde yapılan aşağı yönlü fiyat ayarlamalarının yanı sıra yaş, kuru sebze ve meyve grubundaki bazı ürünlerde arz fazlalığına dayalı fiyat azalışları, sağlık sektöründe bazı ilaçların fiyatlarındaki gerilemeler bu ayki enflasyon üzerinde etkili oldu.

Sağlık ve kişisel bakım harcamalarında yüzde 1,30, konut harcamalarında yüzde 1,29, gıda harcamalarında yüzde 1,09, ulaştırma ve haberleşme harcamalarında 0,41 oranında azalış izlenirken, giyim harcamaları yüzde 2,36, kültür, eğitim ve eğlence harcamaları yüzde 1,44, ev eşyası harcamaları ise yüzde 0,24 oranında artış gösterdi.

Geçen yıl haziran ayında yüzde 6,43 olan yıllık perakende fiyat artış oranı, 2012 yılının aynı ayında önceki yıla göre yüzde 10,63 olarak gerçekleşti. Yıllık ortalama artış oranı ise 2011 Kasım ayından itibaren girdiği artış eğilimini devam ettirerek, 2012 Haziran ayında yüzde 8,64 oranına ulaştı.

TOPTAN FİYATLAR YÜZDE 1.18 AZALDI
Toptan fiyat hareketlerini yansıtan ve 2012 Mayıs ayında yüzde 0,08 oranında artan Toptan Eşya Fiyatları İndeksi ise haziran ayında yüzde 1,18 oranında artış gösterdi.

Global gelişmelere bağlı olarak dünya enerji ve emtia borsalarındaki aşağı yönlü fiyat hareketlerinin yanı sıra yurt içi borsalardaki arz kaynaklı fiyat azalışları indeksi oluşturan tüm alt gruplarda fiyat azalışlarına yol açarak bu ayki genel indeks azalışının ana nedenlerini oluşturdu.

Haziran ayında, yakacak ve enerji maddelerinde yüzde 4,15, madenlerde yüzde 2,01, işlenmiş maddelerde yüzde 1,96, gıda maddelerinde yüzde 0,66, mensucatta yüzde 0,26, inşaat malzemelerinde 0,21, kimyevi maddelerde 0,15 oranında azalış izlendi.

Yıllık fiyat artış oranı, 2012 yılı Haziran ayında bir önceki yıla göre yüzde 9,09, yıllık ortalama artış oranı ise yüzde 12,53 olarak gerçekleşti.

"AVRUPA'DAKİ KRİZİN DÜNYA EKONOMİSİNE ZARAR VERME RİSKİ DEVAM EDİYOR"
İTO'nun değerlendirmesine göre, haziran ayında Avrupa'daki borç krizinin sarmal hale gelerek dünya ekonomisine ciddi zarar verme riskinin 2012 Haziran ayında da devam ettiği vurgulanarak, şunlar kaydedildi:

''Yüksek ve artan ülke borçları, zayıf bankacılık yapısı, aşırı mali konsolidasyon ile düşük büyüme kısır döngüyü artırmıştır. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin'in büyüme hızının yavaşlamış olması da küresel görünümü olumsuza çeviren diğer bir etkeni oluşturmuştur.

ABD'de üretimdeki gerilemeye paralel olarak ham petrol stoklarındaki beklenmeyen artış ve en büyük tüketici konumundaki Çin'in üretimindeki gerileme petrol fiyatlarını son sekiz ayın en düşük noktasına getirirken, maden borsalarında da gerilemeye neden olmuştur. Bunun sonucu özellikle gelişmekte olan ülkelerde enerji fiyatlarının enflasyon üzerindeki baskısı nispi olarak azalmıştır.

Akaryakıt ve emtia fiyatlarında görülen düşüşler enflasyon göstergelerini azaltıcı yönde etkilemiştir. Haziran ayında Kapasite kullanım oranındaki nispi azalış, sanayi üretimindeki gerilemenin devam etme olasılığı gelecek dönemde enflasyonu şekillendirecek diğer önemli kriterledir.''

AA