Kaçamak yaşıyoruz. Her şeyden, bazen kendimizden bile kaçıyoruz.
Duygularımızı paylaşmak, nedense zor geliyor bize. Kendimiz bile yaşayamıyoruz ki...
Hep içimize atıyoruz sevgileri, hüzünleri, mutlulukları.
Bağırıp, çağırıp, hani derler ya ''bardaktan
boşanırcasına yağan yağmur gibi'' ağlayamıyoruz bile.
Utanıyoruz... Kızgınlıklarımızı hep içimize atıyoruz.
Aslında kendimize kızıyoruz. Karşımızdakinin hiç suçu yok ''sadece o, O'nun düşüncesi'' diyemiyoruz. Gördüğümüz her iyilik ve kötülüğün bizden kaynaklandığını anlayamıyoruz. Volkanlar patlıyor içimizde söndüremiyor gözyaşlarımızı içimize akıtıyoruz.
Görmüyoruz, kör değiliz sadece bakıyoruz. Çevremizdekileri
sadece hareket eden birer obje olarak değerlendiriyoruz.
Doğan güneşin sıcaklığını, rüzgarın getirdiği okşamayı, kuş sesindeki canlılığı ve hayatı hep kaçırıyoruz. Ruhumuzu bir yerlerde bıraktık, bulamıyoruz.. Çok hızlı gidiyor, dinlenemiyoruz.
Herkes ama herkes, her şey üstümüze üstümüze geliyor...
Korkup kaçıyoruz.
Sevemiyoruz...
Sevgilerimizin bile sebebi çıkar ilişkisine dayalı.
Hep bir şeyler bekliyoruz karşımızdakinden.
Peki... Ne veriyoruz.? Arkadaşlığı bile beceremiyoruz.
Bazen bir merhaba demek bile zor geliyor.
''O bana dün selam vermemişti ben neden vereyim'' bile diyebiliyoruz.. Aslında kendimizle inatlaşıyoruz.
Egomuz daima üstün geliyor. Sebebini bilmiyoruz.
Düşünmüyoruz geleceğimizi, geçmişimizi, içinde bulunduğumuz
anı bile düşünmüyoruz.
Hep gel geç ilişkilerde gözümüz. Hep başkası olmakta...
Kendi benliğimizi kaybettik. Tanımıyoruz
içimizdeki beni. Ne istediğimizi ne beklediğimizi bile bilmiyoruz. Kendimizden bile kaçıyoruz.
Yüzleşemiyoruz kendimizle...
Eleştiride dozu kaçırmaktan korkmuyoruz ama kendimize yöneltilen
eleştirileri saldırı olarak algılıyoruz.
Hayatın tüm yanlışları hep bizim dışımızda..
Bir tebessümü bile çok görüyoruz karşımızdakine.
Bilmiyoruz, aslında o çok gördüğümüz
tebessümün kendimize verdiğimiz en değerli hazine olduğunu...
Hayatta her şey size bağlı.
Sen istersen dünya daha güzel.
Sensin tüm güzellikleri yansıtan.
Diğer olan biten her şey sadece araç.
Yani sen varsan her şey var.
Kendini tanımaktan geçiyor her şey.
Bir tebessümle başlıyor güzellikler.
Sabah yataktan kalktığında aynada kendine tebessüm et ve
Günaydın dileklerini ilet kendine...
Gözlerini kapat hayatın seslerini dinle.
Yeni bir gün, her yeni gün seninle birlikte var.
Ruhun bir yerlerde seni bekliyor.
Bul onu.
Hisset tüm hissettiklerini.
Bak nasıl değişecek hayat...
14 Aralık 2010 Salı
KARİYERİNİZDEN MEMNUNMUSUNUZ ?
Bu,
kendimize sorabileceğimiz en basit ama en önemli soru olabilir. Ancak,
insanların yalnızca yüzde 20’si bu soruyu kesin bir şekilde “evet” olarak
cevaplayabiliyor. Yani insanların yüzde 80’i değişik derecelerde “işimi
sevmiyorum” diyor.
Hepimizin her yeni güne başlarken yapacak bir işe ve
sabırsızlıkla bekleyecek bir şeye ihtiyacı var. Ne olursak olalım, her gün ne
yapıyorsak, yaptığımız şey kimliğimizi şekillendirir. Eğer biriyle
tanıştığınızda size yönelttiği ilk sorulardan biri olan “ne iş yapıyorsunuz”
sorusuna verdiğiniz cevabı tatmin edici ve anlamlı buluyorsanız, “kariyer
mutluluğu” dediğimiz olguya erişmiş ya da erişiyorsunuz demektir.
Eğer
düzenli olarak keyif aldığınız bir şeyi – bu karşılığında bir ücret aldığınız
bir iş yerine bir tutku veya ilgi alanı da olabilir – yapma fırsatınız yoksa,
hayatınızın diğer alanlarında yüksek mutluluğa sahip olma ihtimaliniz giderek
azalır. Araştırmalar yüksek seviyede kariyer mutluluğuna sahip kişilerin, diğer
bireylere göre hayatlarından mutluluk duymaya iki kat daha yakın olduklarını
göstermektedir.
Gallup’a göre bir yılı aşkın bir süre işsiz kalmak
insanları diğer olumsuz olaylardan daha çok etkiliyor ve ancak 5 sene sonra
kendilerini toparlayabiliyorlar. Çarpıcı bir bulgu; kişiler eşlerinin ölümünden
sonra bile mutluluklarına bir kaç sene içinde kavuşurken, uzun sure issiz kalmış
kişiler işsiz kalmadan önceki mutluluk seviyelerine ayni şekilde kavuşamıyorlar.
Benzer şekilde, işlerine bağlı olmayan olan kişiler, günün sonuna doğru
kendilerini daha mutlu hissederken, yüksek bağlılık gösteren kişiler hem günün
başında hem de sonunda çok daha yüksek seviyede mutluluk hissediyorlar. Bağlı
olmayan kişilerin günün sonunda hissettikleri mutluluk ile bağlı olan kişilerin
günün başında hissettikleri mutluluğun eşit seviyede olduğu bulunmuş. Bu da
demektir ki işini sevmeyen kişinin cuma akşamı saat altıda hissettiği mutluluğu
işinin seven biri pazartesi sabahı saat dokuzda hissedebiliyor. Fark bu kadar
çarpıcı. Yine bir araştırmaya göre işine aktif olarak bağlı olmayan bir kişinin,
bağlı olanlara oranla bir yıl içerisinde depresyona girme riski iki kat daha
fazla.
Sağlık açısından ise sevmediği işi yapan kişilerin sevdiği işi
yapan kişilere oranla iş günlerinde, gün boyu daha yüksek stres seviyesine sahip
olduğu kanıtlanmıştır. Stres, zaman içinde psikolojik sağlığınıza olduğu gibi
fiziksel sağlığınıza da zarar verir. Kısacası, kariyer mutluluğunuz düşük
olduğunda bu, zamanla hayatınızın diğer alanlarından duyduğunuz memnuniyetin
azalmasına da sebep olmaktadır. Dolayısıyla kariyer mutluluğu, geçen hafta
sözünü ettiğimiz beş alan içinde kişinin genel olarak mutluluğuna etki edecek
alanların belki de en başında gelmektedir. Özellikle belirtmek gerekiyor ki
kariyer mutluluğu için ille de yüksek bir maaş alıyor olmak gerekmiyor. Önemli
olan kişinin sıklıkla ve düzenli olarak sevdiği şeyi yapıyor olması.
Birçok kişi, hatta başlı başına birçok kültür, işin sevmemiz gerekmeyen
bir şey olduğu kanısı üzerine hayatlarını kurmuş durumda. Tamamıyla kusurlu olan
bu algı, adeta toplumlara ve ekonomik modellere işlenmiş. Bu nedenle, insanlar
iş saatlerini mümkün olduğu kadar azaltmak ve bir an önce emekli olmak için
çabalayıp duruyorlar. Ancak ironik bir biçimde emekli olmaya yaklaştıklarında
veya olduklarında, hayatın çalışmadan ne denli sıkıcı olabileceğini fark
ediyorlar.
İşten keyif almanın başlıca unsurlarından biri her gün güçlü
yönlerimizi kullanma fırsatına sahip olmak. Fiyaskolar yerine güçlü yönlerimize
ve günlük başarılarımıza odaklandığımız zaman daha fazlasını öğreniyoruz;
ilerliyoruz. Araştırmalara göre en iyi yaptıkları şeylere odaklanan kişiler,
başarısızlıklarına odaklanan kişilere göre işlerine ilgi duymaya altı kat daha
fazla, harika bir hayat kalitesine sahip olmaya ise üç kat daha fazla yakın.
Özetlemek gerekirse; yüksek kariyer mutluluğuna sahip kişiler, her sabah
uyandıklarında önlerinde zevkle bekledikleri bir şey oluyor. Her gün güçlü
yönlerini kullanma ve aşama kat etme fırsatları ellerine geçiyor. Bu kişilerin
hayatlarına dair net bir amaçları ve hedeflerine ulaşmak için belli bir planları
var. Diğer insanlar bu kişilerin, kariyerlerine çok fazla vakit harcadıklarını
düşünürlerken aslında onlar yalnızca, sevdikleri işe daha fazla zaman ayırmış
oluyorlar. Sonuç olarak yüksek kariyer mutluluğuna sahip bireylerin,
yaşamlarından memnuniyet duyma ve hayattan zevk alma ihtimalleri daha yüksek
oluyor.
kendimize sorabileceğimiz en basit ama en önemli soru olabilir. Ancak,
insanların yalnızca yüzde 20’si bu soruyu kesin bir şekilde “evet” olarak
cevaplayabiliyor. Yani insanların yüzde 80’i değişik derecelerde “işimi
sevmiyorum” diyor.
Hepimizin her yeni güne başlarken yapacak bir işe ve
sabırsızlıkla bekleyecek bir şeye ihtiyacı var. Ne olursak olalım, her gün ne
yapıyorsak, yaptığımız şey kimliğimizi şekillendirir. Eğer biriyle
tanıştığınızda size yönelttiği ilk sorulardan biri olan “ne iş yapıyorsunuz”
sorusuna verdiğiniz cevabı tatmin edici ve anlamlı buluyorsanız, “kariyer
mutluluğu” dediğimiz olguya erişmiş ya da erişiyorsunuz demektir.
Eğer
düzenli olarak keyif aldığınız bir şeyi – bu karşılığında bir ücret aldığınız
bir iş yerine bir tutku veya ilgi alanı da olabilir – yapma fırsatınız yoksa,
hayatınızın diğer alanlarında yüksek mutluluğa sahip olma ihtimaliniz giderek
azalır. Araştırmalar yüksek seviyede kariyer mutluluğuna sahip kişilerin, diğer
bireylere göre hayatlarından mutluluk duymaya iki kat daha yakın olduklarını
göstermektedir.
Gallup’a göre bir yılı aşkın bir süre işsiz kalmak
insanları diğer olumsuz olaylardan daha çok etkiliyor ve ancak 5 sene sonra
kendilerini toparlayabiliyorlar. Çarpıcı bir bulgu; kişiler eşlerinin ölümünden
sonra bile mutluluklarına bir kaç sene içinde kavuşurken, uzun sure issiz kalmış
kişiler işsiz kalmadan önceki mutluluk seviyelerine ayni şekilde kavuşamıyorlar.
Benzer şekilde, işlerine bağlı olmayan olan kişiler, günün sonuna doğru
kendilerini daha mutlu hissederken, yüksek bağlılık gösteren kişiler hem günün
başında hem de sonunda çok daha yüksek seviyede mutluluk hissediyorlar. Bağlı
olmayan kişilerin günün sonunda hissettikleri mutluluk ile bağlı olan kişilerin
günün başında hissettikleri mutluluğun eşit seviyede olduğu bulunmuş. Bu da
demektir ki işini sevmeyen kişinin cuma akşamı saat altıda hissettiği mutluluğu
işinin seven biri pazartesi sabahı saat dokuzda hissedebiliyor. Fark bu kadar
çarpıcı. Yine bir araştırmaya göre işine aktif olarak bağlı olmayan bir kişinin,
bağlı olanlara oranla bir yıl içerisinde depresyona girme riski iki kat daha
fazla.
Sağlık açısından ise sevmediği işi yapan kişilerin sevdiği işi
yapan kişilere oranla iş günlerinde, gün boyu daha yüksek stres seviyesine sahip
olduğu kanıtlanmıştır. Stres, zaman içinde psikolojik sağlığınıza olduğu gibi
fiziksel sağlığınıza da zarar verir. Kısacası, kariyer mutluluğunuz düşük
olduğunda bu, zamanla hayatınızın diğer alanlarından duyduğunuz memnuniyetin
azalmasına da sebep olmaktadır. Dolayısıyla kariyer mutluluğu, geçen hafta
sözünü ettiğimiz beş alan içinde kişinin genel olarak mutluluğuna etki edecek
alanların belki de en başında gelmektedir. Özellikle belirtmek gerekiyor ki
kariyer mutluluğu için ille de yüksek bir maaş alıyor olmak gerekmiyor. Önemli
olan kişinin sıklıkla ve düzenli olarak sevdiği şeyi yapıyor olması.
Birçok kişi, hatta başlı başına birçok kültür, işin sevmemiz gerekmeyen
bir şey olduğu kanısı üzerine hayatlarını kurmuş durumda. Tamamıyla kusurlu olan
bu algı, adeta toplumlara ve ekonomik modellere işlenmiş. Bu nedenle, insanlar
iş saatlerini mümkün olduğu kadar azaltmak ve bir an önce emekli olmak için
çabalayıp duruyorlar. Ancak ironik bir biçimde emekli olmaya yaklaştıklarında
veya olduklarında, hayatın çalışmadan ne denli sıkıcı olabileceğini fark
ediyorlar.
İşten keyif almanın başlıca unsurlarından biri her gün güçlü
yönlerimizi kullanma fırsatına sahip olmak. Fiyaskolar yerine güçlü yönlerimize
ve günlük başarılarımıza odaklandığımız zaman daha fazlasını öğreniyoruz;
ilerliyoruz. Araştırmalara göre en iyi yaptıkları şeylere odaklanan kişiler,
başarısızlıklarına odaklanan kişilere göre işlerine ilgi duymaya altı kat daha
fazla, harika bir hayat kalitesine sahip olmaya ise üç kat daha fazla yakın.
Özetlemek gerekirse; yüksek kariyer mutluluğuna sahip kişiler, her sabah
uyandıklarında önlerinde zevkle bekledikleri bir şey oluyor. Her gün güçlü
yönlerini kullanma ve aşama kat etme fırsatları ellerine geçiyor. Bu kişilerin
hayatlarına dair net bir amaçları ve hedeflerine ulaşmak için belli bir planları
var. Diğer insanlar bu kişilerin, kariyerlerine çok fazla vakit harcadıklarını
düşünürlerken aslında onlar yalnızca, sevdikleri işe daha fazla zaman ayırmış
oluyorlar. Sonuç olarak yüksek kariyer mutluluğuna sahip bireylerin,
yaşamlarından memnuniyet duyma ve hayattan zevk alma ihtimalleri daha yüksek
oluyor.
SATIŞ PAZARLAMA.
Pazarlama dünyası değişen pazar şartları, teknolojik gelişmeler nedeniyle ortaya çıkan yapısal değişimler, artan küreselleşme ve gelişen tüketici bilinçlenmesi karşısında yeni arayışlar içine girerek pazarlama yaklaşımını daha da ileriye götürmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda değişik isimler altında çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır. Bunlar arasında, bire-bir pazarlama, müsadeye bağlı (permission marketing) pazarlama, müşteri odaklı (customer oriented marketing) pazarlama, esnek (adaptive marketing) pazarlama, mikro (micro marketing) pazarlama, ilişkisel (relationship marketing) pazarlama, kitlesel bireyselleştirme (mass customization) vb. sayılabilir. Ancak, farklı isimler altında olsa da, bu yaklaşımların tamamında vurgu yapılan ortak nokta, pazarlama yaklaşımının firma odaklı olmaktan çıkarılıp, tüketici odaklı olması gerektiğidir. Yani pazarlamaya pazar odaklı bir bakış açısı ile bakılmasını öngörmektedir. Pazarlamanın müşteri/tüketici eksenli olması gerektiği düşüncesi öne çıkmaktadır. Yaklaşımlar arasındaki farklılığın sebebi ise, müşteri eksenli davranmanın nasıl uygulanması gerektiği konusunda yatmaktadır.
Pazar odaklılık kavramı modern pazarlama kavramının tüm organizasyonca benimsenmesini ve uygulanmasını ifade etmektedir. Pazar odaklı bir organizasyon, müşteriye rakiplerden daha fazla ve daha üstün değer sağlamak amacıyla organizasyonun tüm birimleriyle müşteriyi anlama ve tanımayı hedefleyen ve gayret gösteren bir yapıdadır.
Pazarlama yazınında sıkça tartışılan ve pazarlamada paradigmal bir değişim olarak algılanan ilişkisel pazarlama’dır. İlişkisel pazarlama kavramı belki de pazarlama anlayışında ortaya çıkan en önemli değişimlerden biridir. Geleneksel olarak pazarlama kavramının temelini değişim sürecinin oluşturduğu belirtilmişti. Ancak küreselleşme olgusu ve buna paralel olarak değişen pazar şartları rekabetin yoğunlaşmasına ve tüketicilerin daha bilinçli hale gelmesine neden olmaktadır.
Dinamik pazar şartları işletmeleri yeni rekabet üstünlükleri bulmaya itmiştir. Bu bağlamda, işletmeler pazarlama kavramının temelini teşkil eden değişim süreci üzerine odaklanarak üretici-tüketici ilişkisinin sadece işleyişiyle değil, bu süreçte yaşanan ilişkinin karakteri ve yapısı üzerine durmaktadır. Başka bir ifade ile, üretici-tüketici ilişkisinde sadece değişime konu olan değerler değil, değişim olayının kalitesi ve taraflar arasındaki yakınlaşmanın da önemli olduğu vurgulanmaktadır. İlişkisel pazarlama yaklaşımında müşteri-satıcı/üretici ilişkisi iki taraf arasında gerçekleşen değişim olayına değil, iki taraf arasındaki uzun dönemli karşılıklı fayda sağlama amacına yöneliktir.
Bunun yanında son yıllarda giderek daha da yaygınlaşan bir diğer yaklaşım ise üretimin herkese has yapılması veya her bireye sunulan hizmetin kişiselleştirilmesini öngören kitlesel bireyselleştirme yaklaşımıdır. Kitlesel bireyselleştirme ise üretilen ürünlerin tüketicilerin bireysel tercihlerine uygun olarak üretilmesi ve makul bedel karşılığında tüketicinin tercihine sunulmasını öngörmektedir. Üretimde bireyselleştirmenin temelinde ise teknolojik gelişmeler yatmaktadır.
Pazar odaklılık kavramı modern pazarlama kavramının tüm organizasyonca benimsenmesini ve uygulanmasını ifade etmektedir. Pazar odaklı bir organizasyon, müşteriye rakiplerden daha fazla ve daha üstün değer sağlamak amacıyla organizasyonun tüm birimleriyle müşteriyi anlama ve tanımayı hedefleyen ve gayret gösteren bir yapıdadır.
Pazarlama yazınında sıkça tartışılan ve pazarlamada paradigmal bir değişim olarak algılanan ilişkisel pazarlama’dır. İlişkisel pazarlama kavramı belki de pazarlama anlayışında ortaya çıkan en önemli değişimlerden biridir. Geleneksel olarak pazarlama kavramının temelini değişim sürecinin oluşturduğu belirtilmişti. Ancak küreselleşme olgusu ve buna paralel olarak değişen pazar şartları rekabetin yoğunlaşmasına ve tüketicilerin daha bilinçli hale gelmesine neden olmaktadır.
Dinamik pazar şartları işletmeleri yeni rekabet üstünlükleri bulmaya itmiştir. Bu bağlamda, işletmeler pazarlama kavramının temelini teşkil eden değişim süreci üzerine odaklanarak üretici-tüketici ilişkisinin sadece işleyişiyle değil, bu süreçte yaşanan ilişkinin karakteri ve yapısı üzerine durmaktadır. Başka bir ifade ile, üretici-tüketici ilişkisinde sadece değişime konu olan değerler değil, değişim olayının kalitesi ve taraflar arasındaki yakınlaşmanın da önemli olduğu vurgulanmaktadır. İlişkisel pazarlama yaklaşımında müşteri-satıcı/üretici ilişkisi iki taraf arasında gerçekleşen değişim olayına değil, iki taraf arasındaki uzun dönemli karşılıklı fayda sağlama amacına yöneliktir.
Bunun yanında son yıllarda giderek daha da yaygınlaşan bir diğer yaklaşım ise üretimin herkese has yapılması veya her bireye sunulan hizmetin kişiselleştirilmesini öngören kitlesel bireyselleştirme yaklaşımıdır. Kitlesel bireyselleştirme ise üretilen ürünlerin tüketicilerin bireysel tercihlerine uygun olarak üretilmesi ve makul bedel karşılığında tüketicinin tercihine sunulmasını öngörmektedir. Üretimde bireyselleştirmenin temelinde ise teknolojik gelişmeler yatmaktadır.
BEYİN GÜCÜMÜZÜN FARKINDAMIYIZ ?.
Beyin öyle bir güçtür ki..
Kafadan geçen her düşüncenin bir talep olduğuna inanıyorum...
İyi şey ister güzel şeyler düşünürseniz cevabı aynen öyle gelir ,
Ama hep korku ve kuşkuyla yaşarsanız aynen bunları da çağırırsınız.
Trafik kazasından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa
negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama
arabayı siz kullanıyorsanız ve böyle korkularınız varsa eğer
sakın araba kullanmayın..
Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep
bir şeyler olur , yani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zaman siz şunu düşünürsünüz "onu kollayıp
korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor.
Neden acaba ?
Bu tıpkı (yumurtamı tavuktan çıkar,yoksa tavuk mu)'yu andırmıyor mu?
Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz,
bir araya geldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyim demeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyin kötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan ve ölümlerden bahsediyoruz yani dostlarla da sohbetin güzelliği , keyfi kalmadı.
Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi. Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu
YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve
zavallı görünerek her şeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz.
Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle
kaçırırlar ki bir gün gelir birde bakarlar gerçekten paraları bitmiş
ama bu bitiş ani çıkan hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlar da olabilir.
Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar beyin
şartlanmaya görsün hangi hastalıktan korkup, çağırıyorsanız size
onu getirir.
Allah zaten verilen nimetlere şükretmesini bilmeyen kullarından bu nimetleri bir müddet sonra almaya başlar.Çevrenize bakın örneklerini çok göreceksiniz.Gelin bundan sonra Nasılsın diyenlere ÇOK İYİYİM ÇOK ŞÜKÜR demekle işe başlayın.
Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye
zaman bulamıyoruz.
Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var.Sevgi sunulmazsa sevgi değildir.Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun.Birisine sevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzel bir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size geri dönüşünden aldığınız
pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.
Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp
onu çıplak tenine değdirsin.Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı
bir bebek olmasını istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve
pozitif bir ortamda büyütmeye çalışın, Kızgınken, sinirliyken
kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin.
Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve bilin ki
çok çabuk büyüyorlar.Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler.
Neden ? Ne zaman göstereceksiniz?
Tanrı'nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz
bir şükür ve teşekkür değil mi ?
Beyin öyle bir güçtür ki ,insan beyin gücünü kullanarak isterse
kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir.
Yeter ki beynini şartlandırabilsin.Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresi vardır. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır.Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki
tüm sinir hücrelerinin aynı anda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk bir enerji açığa çıkar ki bu da büyük
bir metropolün tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak güce sahiptir.
Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum,
"Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor..İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar,
işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp
kapısını dışardan kilitliyor..Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir
durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor.Kapalı kalan
işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin donarak öldüğü görülüyor.
Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş.Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak,
donmanın tüm belirtilerek göstererek vücudunu buna uyduruyor.". .
Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin .Bazı insanlar vardır, hep konuşurken daha yaşasam 1-2 sene daha yaşarım diye konuşup
sık sık bunu tekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler.
Ben bu laftan çok korkarım ,eğer bunu inanarak söylerlerse
beyinlerini öyle bir şartlarlar ki , öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda ölürler.
Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun ki uzun yaşayabilesiniz.İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış.
Ne doğru bir laf değil mi?
Dün bitti. Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi.
Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de .
Ama şu anımı biliyorum,ayağım kırık bu yazıyı yazıyorum ama eşim yanımda çocuklarım sağ ve ben bu yüzden dünyanın en mutlu insanıyım ve yarınımı da bilmediğim için bu anımı en iyi, en keyifli ve
en pozitif şekilde değerlendiririm.
Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem.
Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla
3'e bölün.Dün, bugün,yarın diye...
Biz ani stresleri çok severiz.Çünkü ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza,algılama,
enerji süper olur.Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır.
Ama siz bu stresi kısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde
kurarsanız, hep bunu düşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider.
Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsak
şikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudun muhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgili şikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz.
Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki ?
Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli..
Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani
kafanızı dağıtın.Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi az alsın veya sevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın.
Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistik etki onların pozitiflenmesini sağlar.Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim...
Saygılarımla,
Prof. Yıldız Batırbaygil
Kafadan geçen her düşüncenin bir talep olduğuna inanıyorum...
İyi şey ister güzel şeyler düşünürseniz cevabı aynen öyle gelir ,
Ama hep korku ve kuşkuyla yaşarsanız aynen bunları da çağırırsınız.
Trafik kazasından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa
negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama
arabayı siz kullanıyorsanız ve böyle korkularınız varsa eğer
sakın araba kullanmayın..
Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep
bir şeyler olur , yani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zaman siz şunu düşünürsünüz "onu kollayıp
korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor.
Neden acaba ?
Bu tıpkı (yumurtamı tavuktan çıkar,yoksa tavuk mu)'yu andırmıyor mu?
Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz,
bir araya geldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyim demeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyin kötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan ve ölümlerden bahsediyoruz yani dostlarla da sohbetin güzelliği , keyfi kalmadı.
Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi. Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu
YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve
zavallı görünerek her şeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz.
Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle
kaçırırlar ki bir gün gelir birde bakarlar gerçekten paraları bitmiş
ama bu bitiş ani çıkan hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlar da olabilir.
Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar beyin
şartlanmaya görsün hangi hastalıktan korkup, çağırıyorsanız size
onu getirir.
Allah zaten verilen nimetlere şükretmesini bilmeyen kullarından bu nimetleri bir müddet sonra almaya başlar.Çevrenize bakın örneklerini çok göreceksiniz.Gelin bundan sonra Nasılsın diyenlere ÇOK İYİYİM ÇOK ŞÜKÜR demekle işe başlayın.
Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye
zaman bulamıyoruz.
Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var.Sevgi sunulmazsa sevgi değildir.Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun.Birisine sevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzel bir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size geri dönüşünden aldığınız
pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.
Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp
onu çıplak tenine değdirsin.Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı
bir bebek olmasını istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve
pozitif bir ortamda büyütmeye çalışın, Kızgınken, sinirliyken
kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin.
Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve bilin ki
çok çabuk büyüyorlar.Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler.
Neden ? Ne zaman göstereceksiniz?
Tanrı'nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz
bir şükür ve teşekkür değil mi ?
Beyin öyle bir güçtür ki ,insan beyin gücünü kullanarak isterse
kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir.
Yeter ki beynini şartlandırabilsin.Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresi vardır. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır.Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki
tüm sinir hücrelerinin aynı anda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk bir enerji açığa çıkar ki bu da büyük
bir metropolün tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak güce sahiptir.
Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum,
"Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor..İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar,
işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp
kapısını dışardan kilitliyor..Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir
durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor.Kapalı kalan
işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin donarak öldüğü görülüyor.
Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş.Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak,
donmanın tüm belirtilerek göstererek vücudunu buna uyduruyor.". .
Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin .Bazı insanlar vardır, hep konuşurken daha yaşasam 1-2 sene daha yaşarım diye konuşup
sık sık bunu tekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler.
Ben bu laftan çok korkarım ,eğer bunu inanarak söylerlerse
beyinlerini öyle bir şartlarlar ki , öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda ölürler.
Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun ki uzun yaşayabilesiniz.İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış.
Ne doğru bir laf değil mi?
Dün bitti. Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi.
Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de .
Ama şu anımı biliyorum,ayağım kırık bu yazıyı yazıyorum ama eşim yanımda çocuklarım sağ ve ben bu yüzden dünyanın en mutlu insanıyım ve yarınımı da bilmediğim için bu anımı en iyi, en keyifli ve
en pozitif şekilde değerlendiririm.
Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem.
Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla
3'e bölün.Dün, bugün,yarın diye...
Biz ani stresleri çok severiz.Çünkü ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza,algılama,
enerji süper olur.Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır.
Ama siz bu stresi kısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde
kurarsanız, hep bunu düşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider.
Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsak
şikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudun muhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgili şikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz.
Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki ?
Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli..
Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani
kafanızı dağıtın.Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi az alsın veya sevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın.
Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistik etki onların pozitiflenmesini sağlar.Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim...
Saygılarımla,
Prof. Yıldız Batırbaygil
KENDİNİZİ SEVİN.
Güne nasıl başlarsanız bütün gününüz öyle geçecektir.
O yüzden günü moralle başlamak çok önemlidir.
Birçok insan homur homur yataktan kalkar ve bütün gün de o homurtularıyla kendisini olduğu kadar çevresini de rahatsız eder. Yatakta gözünüzü açtığınız andan itibaren günü yapılandırmak sizin elinizde. Mutlu, başarılı, insan ilişkilerinde doyurucu bir güne merhaba demek için bazı yöntemleri yaşama geçirmeniz gerekiyor. İşte mutlu bir gün için size bazı önemli sırlar:
* Sabah henüz yataktan kalkmadan (uyandığınız an) dudaklarınıza bir gülümseme gönderin.
* Her gün kendiniz için olumlu onaylamalarla uyanmayı alışkanlık haline getirmeye gayret gösterin. Örneğin şöyle söyleyebilirsiniz:
“Bugünüm aydın olsun.Bugün evrenin bana vereceği tüm güzel mucizeleri kabul ediyorum.”
* Pencerenin önüne gelin ve dışarıya (doğaya bakarak) nefes alıp vermeye başlayın. Bu “nefes egzersizleri”ni, nefesinizi izleyerek gerçekleştirin. Bunu birkaç kez tekrarlayın.
* Sabahleyin eğer kendinizi çok ağır ve hareket edemeyecek kadar yorgun hissediyorsanız mutlaka egzersizle başlayın güne. Ya da enerjinizi sağlamak için bol vitaminli bir kahvaltı hazırlayın.
Güne enerjik başlarsanız bütün gün öyle geçer. Bunu için şu sözü aklınızdan geçirin:
“Hiç kimse içindeki coşkuyu kaybetmiş bir insan kadar yaşlı olamaz!”
* Beş veya on dakika denizi ya da yeşil bir alanı seyredin. Bu ortamda varlığınızı fark edin. Sahip olduklarınız için evrene (Örneğin sevdiğiniz işte çalıştığınız için ya da sağlıklı olduğunuzdan dolayı) teşekkür edin.
* Her şeyle ama her şeyle bağ kurmaya çalışın; çiçekle, ağaçla, hayvanlarla, cansız varlıklarla... Onlarla aranızdaki bağ günü mutlu geçirmeniz için size enerji sağlayacaktır. Örneğin işe giderken
yolunuzun kenarındaki çiçekleri mutlaka “görün” varlıklarından dolayı mutlu olduğunuzu düşünün. Çiçeklerle kurulan bağ çok önemlidir. Yaşam bize bizim ona sunduğumuz kadar artı (+) veya eksi (-) frekans sunar.
* Her gün birisi ya da bir şey için iyi olduğuna inandığınız bir davranışta bulunun. Örneğin “Seni seviyorum.” deyin ya da ona çiçek alın. İhtiyacı olan birine iyilik yapın. Ancak asla “Ben yaptım”, “Ben gittim!”, “Ben hallettim!” gibi sözleri kullanmayın.
* Sabahleyin evde ve işte karşılaştığınız insanlara gülümsemeye çalışın. Bu sizin için zorsa kendinizi zorlayın. Çünkü bedenin de buna ihtiyacı var. Gülümsediğiniz zaman kendinizi daha iyi hissedeceğinizi
biliyor musunuz? Ancak gülümsemenize canlılık katın, gözlerinizle de gülümsemeye çalışın. Bunun aksine kaşlarınızı çattığınız zaman da olumsuz duygularla örülü bir çemberin bedeninizi saracağını.
“Bugün mutluyum.” deyin. Mutluymuş gibi davranırsanız mutlu olmanızı sağlayacak ruhsal durumu davet eder ve bunun sonunda gerçekten mutlu olursunuz.
* Okuduğunuz gazeteyi düşünün. Olumsuz haberlere içiniz kararmıyor mu? Sabah ilk karşılaştığınız insanlara yönelik olarak kendinizle ilgili “olumlu haberler” yayınlayın! Unutmayın, iş yerinizde ve çevrenizdeki insanlar bu “haberlere” göre sizin hakkınızda fikir sahibi olacaktır. Örneğin “Bugün kendimi harika hissediyorum.” deyin. Her firsatta bunu tekrarlayın. Kendinizi gerçekten iyi hissetmeye başladığınızı göreceksiniz.
* O günün kötü geçeceğine dair bir düşünce zihninizde belirdiyse bunu derhal uzaklaştırın düşüncelerinizden. Örneğin “İşe gidiyorum, müdürümün o berbat yüzünü göreceğim yine.” diye düşünmek yerine, “İyi ki bir işim var, sorunlarımı paylaşacağım bir iş arkadaşına sahibim.” diye düşünün. Uzmanlar, bu tür olumlu sözlerin yolda yürürken ya da gün boyunca dönem dönem tekrarlanmasını öneriyorlar.
* İşinizde veya çevrenizdeki insanlara daha farklı bakmayı deneyin. Örneğin insanlara “değer katma”yı düşündünüz mü? “Yardımcılarımın değerine değer katmak için ne yapabilirim?” diye kafa yorun. Onların daha verimli olmalarını sağlamak için ne yapabileceğinizi düşünün. Unutmayın bir insanın iyi yanını ortaya çıkarmak için önce onun en iyi yanını hayalinizde canlandırmaya çalışın.
* Eğer zorlu bir günü başlayacaksanız (Önemli toplantı, sınav veya konuk ağırlama gibi) hayal gücünüzü devreye sokun. İmgelemeniz, bedeninizin davranışlarını inanılmaz ölçüde belirler. Kendinizi zihninizin gözüyle resmedin. O gün, nasıl olmak ve nasıl görünmek istiyorsanız öyle olun. “Güçlü, güvenli ve dinlenmiş...” Bu olumlu imgenizin nasıl eksiksiz gerçekleştiğine siz bile inanamayacaksınız. Eğer günlük işleri iyi gidiyormuş gibi zihnimizde canlandırırsak işler inanın ki iyi gidecektir !
* Kendinizi sevmiyorsanız o gününüz iyi geçmeyecektir. Kendinizden nefret etmekten vazgeçin. Kendinizi küçük görmeyi bırakın. Kollarınız kendinize dolayıp, “Her şeyin güzel, saçların, dökülüyor olabilir ama sahip olduğum tek şey sensin.” deyin. İnsan zayıf yanlarıyla da insandır. Güçsüzlüklerinizle barış yaptığınız zaman her şey daha kolaylaşacaktır.
O yüzden günü moralle başlamak çok önemlidir.
Birçok insan homur homur yataktan kalkar ve bütün gün de o homurtularıyla kendisini olduğu kadar çevresini de rahatsız eder. Yatakta gözünüzü açtığınız andan itibaren günü yapılandırmak sizin elinizde. Mutlu, başarılı, insan ilişkilerinde doyurucu bir güne merhaba demek için bazı yöntemleri yaşama geçirmeniz gerekiyor. İşte mutlu bir gün için size bazı önemli sırlar:
* Sabah henüz yataktan kalkmadan (uyandığınız an) dudaklarınıza bir gülümseme gönderin.
* Her gün kendiniz için olumlu onaylamalarla uyanmayı alışkanlık haline getirmeye gayret gösterin. Örneğin şöyle söyleyebilirsiniz:
“Bugünüm aydın olsun.Bugün evrenin bana vereceği tüm güzel mucizeleri kabul ediyorum.”
* Pencerenin önüne gelin ve dışarıya (doğaya bakarak) nefes alıp vermeye başlayın. Bu “nefes egzersizleri”ni, nefesinizi izleyerek gerçekleştirin. Bunu birkaç kez tekrarlayın.
* Sabahleyin eğer kendinizi çok ağır ve hareket edemeyecek kadar yorgun hissediyorsanız mutlaka egzersizle başlayın güne. Ya da enerjinizi sağlamak için bol vitaminli bir kahvaltı hazırlayın.
Güne enerjik başlarsanız bütün gün öyle geçer. Bunu için şu sözü aklınızdan geçirin:
“Hiç kimse içindeki coşkuyu kaybetmiş bir insan kadar yaşlı olamaz!”
* Beş veya on dakika denizi ya da yeşil bir alanı seyredin. Bu ortamda varlığınızı fark edin. Sahip olduklarınız için evrene (Örneğin sevdiğiniz işte çalıştığınız için ya da sağlıklı olduğunuzdan dolayı) teşekkür edin.
* Her şeyle ama her şeyle bağ kurmaya çalışın; çiçekle, ağaçla, hayvanlarla, cansız varlıklarla... Onlarla aranızdaki bağ günü mutlu geçirmeniz için size enerji sağlayacaktır. Örneğin işe giderken
yolunuzun kenarındaki çiçekleri mutlaka “görün” varlıklarından dolayı mutlu olduğunuzu düşünün. Çiçeklerle kurulan bağ çok önemlidir. Yaşam bize bizim ona sunduğumuz kadar artı (+) veya eksi (-) frekans sunar.
* Her gün birisi ya da bir şey için iyi olduğuna inandığınız bir davranışta bulunun. Örneğin “Seni seviyorum.” deyin ya da ona çiçek alın. İhtiyacı olan birine iyilik yapın. Ancak asla “Ben yaptım”, “Ben gittim!”, “Ben hallettim!” gibi sözleri kullanmayın.
* Sabahleyin evde ve işte karşılaştığınız insanlara gülümsemeye çalışın. Bu sizin için zorsa kendinizi zorlayın. Çünkü bedenin de buna ihtiyacı var. Gülümsediğiniz zaman kendinizi daha iyi hissedeceğinizi
biliyor musunuz? Ancak gülümsemenize canlılık katın, gözlerinizle de gülümsemeye çalışın. Bunun aksine kaşlarınızı çattığınız zaman da olumsuz duygularla örülü bir çemberin bedeninizi saracağını.
“Bugün mutluyum.” deyin. Mutluymuş gibi davranırsanız mutlu olmanızı sağlayacak ruhsal durumu davet eder ve bunun sonunda gerçekten mutlu olursunuz.
* Okuduğunuz gazeteyi düşünün. Olumsuz haberlere içiniz kararmıyor mu? Sabah ilk karşılaştığınız insanlara yönelik olarak kendinizle ilgili “olumlu haberler” yayınlayın! Unutmayın, iş yerinizde ve çevrenizdeki insanlar bu “haberlere” göre sizin hakkınızda fikir sahibi olacaktır. Örneğin “Bugün kendimi harika hissediyorum.” deyin. Her firsatta bunu tekrarlayın. Kendinizi gerçekten iyi hissetmeye başladığınızı göreceksiniz.
* O günün kötü geçeceğine dair bir düşünce zihninizde belirdiyse bunu derhal uzaklaştırın düşüncelerinizden. Örneğin “İşe gidiyorum, müdürümün o berbat yüzünü göreceğim yine.” diye düşünmek yerine, “İyi ki bir işim var, sorunlarımı paylaşacağım bir iş arkadaşına sahibim.” diye düşünün. Uzmanlar, bu tür olumlu sözlerin yolda yürürken ya da gün boyunca dönem dönem tekrarlanmasını öneriyorlar.
* İşinizde veya çevrenizdeki insanlara daha farklı bakmayı deneyin. Örneğin insanlara “değer katma”yı düşündünüz mü? “Yardımcılarımın değerine değer katmak için ne yapabilirim?” diye kafa yorun. Onların daha verimli olmalarını sağlamak için ne yapabileceğinizi düşünün. Unutmayın bir insanın iyi yanını ortaya çıkarmak için önce onun en iyi yanını hayalinizde canlandırmaya çalışın.
* Eğer zorlu bir günü başlayacaksanız (Önemli toplantı, sınav veya konuk ağırlama gibi) hayal gücünüzü devreye sokun. İmgelemeniz, bedeninizin davranışlarını inanılmaz ölçüde belirler. Kendinizi zihninizin gözüyle resmedin. O gün, nasıl olmak ve nasıl görünmek istiyorsanız öyle olun. “Güçlü, güvenli ve dinlenmiş...” Bu olumlu imgenizin nasıl eksiksiz gerçekleştiğine siz bile inanamayacaksınız. Eğer günlük işleri iyi gidiyormuş gibi zihnimizde canlandırırsak işler inanın ki iyi gidecektir !
* Kendinizi sevmiyorsanız o gününüz iyi geçmeyecektir. Kendinizden nefret etmekten vazgeçin. Kendinizi küçük görmeyi bırakın. Kollarınız kendinize dolayıp, “Her şeyin güzel, saçların, dökülüyor olabilir ama sahip olduğum tek şey sensin.” deyin. İnsan zayıf yanlarıyla da insandır. Güçsüzlüklerinizle barış yaptığınız zaman her şey daha kolaylaşacaktır.
Emlak Vergisi Hakkında.
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 2011 yılında emlak vergisine tabi değerlerin artırılmayacağını, bina maliyet bedellerinde de artış yapılmayacağını bildirdi.
Maliye Bakanlığının, 2010 yılı yeniden değerleme oranını, TÜİK'in Kasım ayı toptan eşya fiyat endeksine göre yüzde 7,7 oranında belirlemesinin ardından, gözler 2011 yılı başında yeniden değerlemeye bağlı olarak zamlanacak olan vergi ve harçlara çevrildi.
Mevcut düzenlemeler uyarınca, emlak vergisine tabi metre kare birim değerlerin de, 2011 yılında yeniden değerleme oranının yarısı olan yüzde 3,85 olarak artırılması gerekiyordu.
Maliye Bakanı Şimşek, emlak vergisine tabi metre kare birim değerlerin yeni yılda artırılmayacağını bildirdi. Şimşek, Bakanlar Kurulunun bu yöndeki yetkisinin kullanılarak, emlak vergisine tabi metre kare birim değerlerin 2011 yılında yükseltilmemesine dönük bir Kararname Taslağı hazırlanarak, Başbakanlığa gönderildiğini söyledi.
Bakan Şimşek, Taslakta halen emlak vergisi mükellefiyeti bulunan taşınmazlara ilişkin olarak 2011 yılında ilave emlak vergisi yükü doğmaması amacıyla, Emlak Vergisi Kanunun verdiği yetkiye istinaden emlak vergi değerlerinde yapılması gereken artış oranının sıfır olarak tutulduğunu ifade etti. Şimşek, böylece bu yıl kullanılan metre kare birim değerlerin, 2011 yılında da aynen uygulanmasının öngörüldüğünü kaydetti.
BİNA MALİYET BEDELLERİ
Maliye Bakanı Şimşek, yeni yılda bina vergi değerinin hesabında esas alınacak bina metre kare normal inşaat maliyet bedellerinde de artışa gitmeyeceklerini belirtti. Şimşek, normal inşaat maliyet bedeli olarak 2010 yılında uygulanan maliyet bedellerinin 2011 yılında da aynen uygulanması yönünde bir Genel Tebliğ yayımlanacağını bildirdi.
Bu arada geçen yıl Ekim ayında yayımlanan bina maliyet bedeli artış Tebliği, bu yıl şu ana kadar çıkarılmadı. Yetkililer, söz konusu Tebliğin, emlak vergisi metre kare birim değerleriyle ilgili kararname nedeniyle bugüne kadar yayımlanmadığını kaydetti.
Buna ilişkin Tebliğ Taslağının da hazır olduğu ve Taslakta, 2010 yılı maliyet bedellerinde herhangi bir değişikliğe gidilmediği vurgulandı.
19 MİLYON EMLAKI İLGİLENDİRİYOR
Emlak vergisine tabi birim değerler ile bina maliyet bedelleri, Türkiye'de milyonlarca gayrimenkul sahibini yakından ilgilendiriyor.
Ülkemizde emlak vergisine tabi 19 milyon gayrimenkul olduğu belirtiliyor.
Emlak vergileri, metre kare birim değerler ile bina maliyet bedelleri baz alınarak hesaplanıyor.
4 yılda bir güncellenen emlak vergisi değerleri, 2009 yılında da yeniden belirlenmiş ve yeni değerler 2010 yılı emlak vergilerinin hesabında kullanılmaya başlanmıştı.
Kanun uyarınca, Bakanlar Kurulu yetkisi kullanılmazsa, motorlu taşıtlar vergisi, damga vergisi, harçlar, cezalar, veraset ve intikal vergisine tabi tutarlar, her yıl yeniden değerleme oranı kadar artırılıyor. Emlak vergisi metre kare birim değerleri ise yeniden değerleme oranının yarısı kadar artış görüyor.
BELEDİYELERİN EMLAK VERGİSİ GELİRLERİ
Emlak vergileri, belediyelerin önemli gelir kalemleri arasında bulunuyor.
Her yılın Mart-Mayıs dönemi ile Kasım ayında 2 taksit halinde ödenen emlak vergisinden bu yılın Ocak-Haziran döneminde belediyelerin kasasına 1 milyar 653 milyon 384 bin lira girdi. Bu paranın 1 milyar 185 milyon 681 bin lirası bina, 445 milyon 158 lirası arsa, 22 milyon 545 bin lirası arazi vergisi olarak toplandı.
Emlak vergilerinden il belediyeleri 125 milyon 897 bin lira gelir sağlarken, ilçe ve belde belediyelerinin emlak vergisi geliri 1 milyar 527 milyon 487 bin lira oldu.
Maliye Bakanlığı Kamu Hesapları Bültenine göre, belediyelerin 2006 yılından bu yana emlak vergisi gelirleri şu şekilde belirlendi:
YILLAR BİNA ARSA ARAZİ TOPLAM EMLAK VERGİSİ
. (Bin TL)
------ ----------- ---------- ---------- --------------------
2006 955.739 415.533 25.081 1.396.353
2007 989.494 449.953 24.802 1.464.249
2008 1.231.111 458.957 27.316 1.717.384
2009 1.318.089 478.816 27.392 1.824.297
2010* 1.185.681 445.158 22.545 1.653.384
* Ocak-Haziran dönemi
(TAL-MTN)
11:00 02/12/10
Maliye Bakanlığının, 2010 yılı yeniden değerleme oranını, TÜİK'in Kasım ayı toptan eşya fiyat endeksine göre yüzde 7,7 oranında belirlemesinin ardından, gözler 2011 yılı başında yeniden değerlemeye bağlı olarak zamlanacak olan vergi ve harçlara çevrildi.
Mevcut düzenlemeler uyarınca, emlak vergisine tabi metre kare birim değerlerin de, 2011 yılında yeniden değerleme oranının yarısı olan yüzde 3,85 olarak artırılması gerekiyordu.
Maliye Bakanı Şimşek, emlak vergisine tabi metre kare birim değerlerin yeni yılda artırılmayacağını bildirdi. Şimşek, Bakanlar Kurulunun bu yöndeki yetkisinin kullanılarak, emlak vergisine tabi metre kare birim değerlerin 2011 yılında yükseltilmemesine dönük bir Kararname Taslağı hazırlanarak, Başbakanlığa gönderildiğini söyledi.
Bakan Şimşek, Taslakta halen emlak vergisi mükellefiyeti bulunan taşınmazlara ilişkin olarak 2011 yılında ilave emlak vergisi yükü doğmaması amacıyla, Emlak Vergisi Kanunun verdiği yetkiye istinaden emlak vergi değerlerinde yapılması gereken artış oranının sıfır olarak tutulduğunu ifade etti. Şimşek, böylece bu yıl kullanılan metre kare birim değerlerin, 2011 yılında da aynen uygulanmasının öngörüldüğünü kaydetti.
BİNA MALİYET BEDELLERİ
Maliye Bakanı Şimşek, yeni yılda bina vergi değerinin hesabında esas alınacak bina metre kare normal inşaat maliyet bedellerinde de artışa gitmeyeceklerini belirtti. Şimşek, normal inşaat maliyet bedeli olarak 2010 yılında uygulanan maliyet bedellerinin 2011 yılında da aynen uygulanması yönünde bir Genel Tebliğ yayımlanacağını bildirdi.
Bu arada geçen yıl Ekim ayında yayımlanan bina maliyet bedeli artış Tebliği, bu yıl şu ana kadar çıkarılmadı. Yetkililer, söz konusu Tebliğin, emlak vergisi metre kare birim değerleriyle ilgili kararname nedeniyle bugüne kadar yayımlanmadığını kaydetti.
Buna ilişkin Tebliğ Taslağının da hazır olduğu ve Taslakta, 2010 yılı maliyet bedellerinde herhangi bir değişikliğe gidilmediği vurgulandı.
19 MİLYON EMLAKI İLGİLENDİRİYOR
Emlak vergisine tabi birim değerler ile bina maliyet bedelleri, Türkiye'de milyonlarca gayrimenkul sahibini yakından ilgilendiriyor.
Ülkemizde emlak vergisine tabi 19 milyon gayrimenkul olduğu belirtiliyor.
Emlak vergileri, metre kare birim değerler ile bina maliyet bedelleri baz alınarak hesaplanıyor.
4 yılda bir güncellenen emlak vergisi değerleri, 2009 yılında da yeniden belirlenmiş ve yeni değerler 2010 yılı emlak vergilerinin hesabında kullanılmaya başlanmıştı.
Kanun uyarınca, Bakanlar Kurulu yetkisi kullanılmazsa, motorlu taşıtlar vergisi, damga vergisi, harçlar, cezalar, veraset ve intikal vergisine tabi tutarlar, her yıl yeniden değerleme oranı kadar artırılıyor. Emlak vergisi metre kare birim değerleri ise yeniden değerleme oranının yarısı kadar artış görüyor.
BELEDİYELERİN EMLAK VERGİSİ GELİRLERİ
Emlak vergileri, belediyelerin önemli gelir kalemleri arasında bulunuyor.
Her yılın Mart-Mayıs dönemi ile Kasım ayında 2 taksit halinde ödenen emlak vergisinden bu yılın Ocak-Haziran döneminde belediyelerin kasasına 1 milyar 653 milyon 384 bin lira girdi. Bu paranın 1 milyar 185 milyon 681 bin lirası bina, 445 milyon 158 lirası arsa, 22 milyon 545 bin lirası arazi vergisi olarak toplandı.
Emlak vergilerinden il belediyeleri 125 milyon 897 bin lira gelir sağlarken, ilçe ve belde belediyelerinin emlak vergisi geliri 1 milyar 527 milyon 487 bin lira oldu.
Maliye Bakanlığı Kamu Hesapları Bültenine göre, belediyelerin 2006 yılından bu yana emlak vergisi gelirleri şu şekilde belirlendi:
YILLAR BİNA ARSA ARAZİ TOPLAM EMLAK VERGİSİ
. (Bin TL)
------ ----------- ---------- ---------- --------------------
2006 955.739 415.533 25.081 1.396.353
2007 989.494 449.953 24.802 1.464.249
2008 1.231.111 458.957 27.316 1.717.384
2009 1.318.089 478.816 27.392 1.824.297
2010* 1.185.681 445.158 22.545 1.653.384
* Ocak-Haziran dönemi
(TAL-MTN)
11:00 02/12/10
İNTERNET VE ÇOCUK PORNOGRAFİ OLGUSU..!.
Günümüzde bir teknoloji harikası olarak yayılan İNTERNET,sanal alemde bir bilgi ve iletişim aracı olarak mesaj,dosya, program gibi bir çok unsurlarıyla bilimden ticarete, müzikten sinemaya ve kültüre hemen her çeşit alanda işlev görmekte.
90'lı yılların sonundan başlayarak ülkemizde de yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanan internet, günümüz kitle iletişim araçları içerisinde yerini almakla beraber,gündelik iş yaşamından devlet kurumlarına, ekonomiden ticarete, bankalardan hastanelere, medya'dan adliyelere,hastanelerden daha adını sayılamayacak kadar çok alana yayılmış olması ve bilgilere bir klavye tuşuna dokunarak ulaşmak isteyen insanların varlığı,bu iletişim aracının kullanıcı sayısını her geçen gün daha da artırmakta ne yazık ki...İnternet’in toplum yaşamında giderek daha fazla yer alması ve kullanım alanının günden güne genişlemesi, doğal olarak bazı hukuki sorunları da beraberinde getiriyor..Gerçekten, internet'i iletişim, bilgi edinme ve paylaşım gibi iyi amaçlarla kullanan kullanıcıların varlığına karşılık,teknolojinin (tabir-i caizse)yaramaz çocukları olarak adlandırılan..intikam alma duygusu, güce sahip olma,aç gözlülük,şehvet, macera veya “yasak meyveyi tatma” arzusu gibi geleneksel olarak bireyleri suç işlemeye götüren nedenlerle hareket eden,sabotaj veya kaos yaratmak amacıyla çeşitli sistemlerin açıklarını bularak bu sistemlere atak yapan ve sisteme izinsiz girerek çeşitli hasarlar yaratan programcılar veya bilgisayar ile uğraşan “hacker” lerin ortaya çıkması, bilişim teknolojisinden faydalanarak internetteki yerini almak isteyen “terör örgütleri”nin faaliyetlerini bu ortama taşıması, “hırsızlık” ve “dolandırıcılık” gibi suçların bu ortamda işlenmeye başlanması, internet'te izinsiz yayınlanan film, müzik ve oyunların oluşturduğu “lisans hakları ihlalleri” şeklindeki suçların genişlemesi,hakaret amaçlı sitelerin kurulması ve de son olarak..bilgisayar orijinli resimler yoluyla yeni müstehcenlik biçimlerinin oluşturulması ile sübyancı olarak adlandırılan kimselerin sapkın düşüncelerini yaşama geçirmeleri sonucu "PORNOGRAFİ" ve "ÇOCUK PORNOGRAFİ"si gibi yasadışı yayınların giderek artması, internet'in kötü amaçla kullanılabileceğini açıkça göstermiş oluyor!..
Bir çocuğun gerçek veya kurgulanmış herhangi bir cinsel aktivite içinde gösterilmesi veya vücudunun belli yerlerinin cinsel amaçla gösterilmesi ÇOCUK PORNOSU'dur..! Bu tanımın içine fotoğraflar,slaytlar,dergiler,çizimler,filmler ve video kasetleri de dahil....Çocuk pornosu'na ya çocukların baştan çıkarıcı ve çıplak görüntülerin kullanılması ya da çocukların cinsel ilişki içinde gösterilmesi şeklinde karşılanmakta!!!
Dijital kameralar ve fotoğraf makinelerinin ürünleri çoğaltılırken,eskimediği ve bozulmadığı için! üretim kolay ve ucuz hale gelmiştir.. İnternetin takip edilemezlik ve sınırları aşma özelliği de eklenince çocuk pornosu engellenmesi çok güç bir duruma dönüştü ne yazık ki!!Bütün bunlara ek olarak,günümüzde dijital grafik programları iki görüntüyü birleştirme veya fotoğrafları bozarak ve değiştirerek yeni görüntüler elde etme becerisine sahip olması da porno üretenlerin lehine olmuyor da değil!Bu durumda,aslında pornografik olmayan fotoğraflar pornografik hale kolaylıkla getirilmekte ve "sanal çocuklar" yaratılmakta!Bu durum insanoğlunu aklına "sanal çocuğun yaşı kaçtır?"kurban olmadan suç olur mu?" gibi soruları getirmiyor değil..Çoğu yasa, gerçek bir kurbanın olduğu durumlar ve olaylarla ilgilenirken, bazıları bu görüntülerin gerçek olmadığı için suç sayılamayacağını iddia etmekte.. Ancak, çocuk pornosu sadece çıplak çocuk fotoğraflarına indirgenmeyip, gerçek ya da sanal bile olsa..gerçek hayatta çocuk taciziyle direkt bağlantısı bulunmakta.Sanırım uluslararası ÇOCUK PORNOGRAFİ'si yasa sı 2002 yıllarında kabul edilmekle beraber,çocuk pornografi ürünleri olan ,CD-VCD ve DVD ile yakalananlar Türk Ceza Kanunu'na göre 10 yıldan başlayan hapis cezalarına çarptırılmakta..!
Bu hapis cezası bana göre....??? bir ömür boyu HAPİS CEZASI olsaydı hiç de fena olmazdı!!!
90'lı yılların sonundan başlayarak ülkemizde de yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanan internet, günümüz kitle iletişim araçları içerisinde yerini almakla beraber,gündelik iş yaşamından devlet kurumlarına, ekonomiden ticarete, bankalardan hastanelere, medya'dan adliyelere,hastanelerden daha adını sayılamayacak kadar çok alana yayılmış olması ve bilgilere bir klavye tuşuna dokunarak ulaşmak isteyen insanların varlığı,bu iletişim aracının kullanıcı sayısını her geçen gün daha da artırmakta ne yazık ki...İnternet’in toplum yaşamında giderek daha fazla yer alması ve kullanım alanının günden güne genişlemesi, doğal olarak bazı hukuki sorunları da beraberinde getiriyor..Gerçekten, internet'i iletişim, bilgi edinme ve paylaşım gibi iyi amaçlarla kullanan kullanıcıların varlığına karşılık,teknolojinin (tabir-i caizse)yaramaz çocukları olarak adlandırılan..intikam alma duygusu, güce sahip olma,aç gözlülük,şehvet, macera veya “yasak meyveyi tatma” arzusu gibi geleneksel olarak bireyleri suç işlemeye götüren nedenlerle hareket eden,sabotaj veya kaos yaratmak amacıyla çeşitli sistemlerin açıklarını bularak bu sistemlere atak yapan ve sisteme izinsiz girerek çeşitli hasarlar yaratan programcılar veya bilgisayar ile uğraşan “hacker” lerin ortaya çıkması, bilişim teknolojisinden faydalanarak internetteki yerini almak isteyen “terör örgütleri”nin faaliyetlerini bu ortama taşıması, “hırsızlık” ve “dolandırıcılık” gibi suçların bu ortamda işlenmeye başlanması, internet'te izinsiz yayınlanan film, müzik ve oyunların oluşturduğu “lisans hakları ihlalleri” şeklindeki suçların genişlemesi,hakaret amaçlı sitelerin kurulması ve de son olarak..bilgisayar orijinli resimler yoluyla yeni müstehcenlik biçimlerinin oluşturulması ile sübyancı olarak adlandırılan kimselerin sapkın düşüncelerini yaşama geçirmeleri sonucu "PORNOGRAFİ" ve "ÇOCUK PORNOGRAFİ"si gibi yasadışı yayınların giderek artması, internet'in kötü amaçla kullanılabileceğini açıkça göstermiş oluyor!..
Bir çocuğun gerçek veya kurgulanmış herhangi bir cinsel aktivite içinde gösterilmesi veya vücudunun belli yerlerinin cinsel amaçla gösterilmesi ÇOCUK PORNOSU'dur..! Bu tanımın içine fotoğraflar,slaytlar,dergiler,çizimler,filmler ve video kasetleri de dahil....Çocuk pornosu'na ya çocukların baştan çıkarıcı ve çıplak görüntülerin kullanılması ya da çocukların cinsel ilişki içinde gösterilmesi şeklinde karşılanmakta!!!
Dijital kameralar ve fotoğraf makinelerinin ürünleri çoğaltılırken,eskimediği ve bozulmadığı için! üretim kolay ve ucuz hale gelmiştir.. İnternetin takip edilemezlik ve sınırları aşma özelliği de eklenince çocuk pornosu engellenmesi çok güç bir duruma dönüştü ne yazık ki!!Bütün bunlara ek olarak,günümüzde dijital grafik programları iki görüntüyü birleştirme veya fotoğrafları bozarak ve değiştirerek yeni görüntüler elde etme becerisine sahip olması da porno üretenlerin lehine olmuyor da değil!Bu durumda,aslında pornografik olmayan fotoğraflar pornografik hale kolaylıkla getirilmekte ve "sanal çocuklar" yaratılmakta!Bu durum insanoğlunu aklına "sanal çocuğun yaşı kaçtır?"kurban olmadan suç olur mu?" gibi soruları getirmiyor değil..Çoğu yasa, gerçek bir kurbanın olduğu durumlar ve olaylarla ilgilenirken, bazıları bu görüntülerin gerçek olmadığı için suç sayılamayacağını iddia etmekte.. Ancak, çocuk pornosu sadece çıplak çocuk fotoğraflarına indirgenmeyip, gerçek ya da sanal bile olsa..gerçek hayatta çocuk taciziyle direkt bağlantısı bulunmakta.Sanırım uluslararası ÇOCUK PORNOGRAFİ'si yasa sı 2002 yıllarında kabul edilmekle beraber,çocuk pornografi ürünleri olan ,CD-VCD ve DVD ile yakalananlar Türk Ceza Kanunu'na göre 10 yıldan başlayan hapis cezalarına çarptırılmakta..!
Bu hapis cezası bana göre....??? bir ömür boyu HAPİS CEZASI olsaydı hiç de fena olmazdı!!!
SAKIP SABANCI'NIN 48 ÖĞÜDÜ .
1-Nasıl bir "Güç" arıyorsunuz? Onu Bilin.
Güce sahip olduktan sonra ise onu iyi kullanın.
2.Başkasından, özellikle politikacıdan medet, ummayın.
3.Birlik ve beraberlik arayışını her işte ve her fırsatta sürdürün.
4.Karşınızdakilerin "İnsan" olduğunu hiçbirzaman unutmayın
5.İnsanların birer "Makina" olmadıklarını bilin.
6.Terfi, ödüllendirme ve cezalandırma, başarıya yol açar.
7.Adil olun. Her işte, her konuda, her fırsatta ve
herkese karşı adil olun.
8."Vicdan Huzuru" başarılı olabilmenin temel şartıdır.
9.Ayaklarınız her zaman yere bassın. Hiçbir zaman
havalarda dolaşmayın.Kendinizi kimseden üstün görmeyin.
10.Hiçbir işi "Kıyısından Köşesinden Tutmayın".
Yapacağınız iş ne ise,küçümsemeden ona sahip çıkın.
11.Hayata uyun.
12.İyilikleri unutmayın. İyilikleri karşılıksız bırakmayın.
13.Aç gözlü olmayın. "Allahıma Şükür" demesini bilin.
14.Şans, kader ve kısmet, yararlanmasını bilenler için vardır.
15.Hiç ölmeyecek gibi çalışın. Yarın ölecekmiş gibi hazırlıklı olun.
16.Dünyanın sizin etrafınızda kurulduğunu sanmayın.
17.Dostluğa ve arkadaşlığa önem verin.
18.Güler yüzlü ve tatlı dilli olun.
19.Hedefiniz nedir? Onu bilin. Dağılmayın.
Lüzumsuz şeylerle uğraşmayın.
20.Sağlıklı olun. Sağlık herşeyin başıdır.
21.Düzenli bir yaşamınız olsun.
22.Manevi dünyanız zengin olsun. Sonra maddi zenginlik gelir.
23.Bilgili olun.
24.Gözünüzü açın.
25.Risk almayı bilin. Cesur olun.
26.Güvenilir insan olun.
27.Hangi işi yapacaksanız, o işi en iyi bilenler ile işbirliği yapın.
28.Yaptığınız iş farklı olsun.
29.Müesseseleşin.
30.İşinizi sevin. İşinize sahip çıkın.
31.Tasarrufa önem verin. Tasarruf yatırım demektir.
32.Borç para vermekte, kefil olmakta dikkatli davranın.
33."İyiyi" yüreklendirin, alkış verin. "Kötüyü" ayıplayın, ceza verin.
34. Allah herkese "Bölüşmeyi" nasib etmez.
"Bölüşmek" ve "Paylaşmak" kutsal ve keyifli bir iştir.
Bölüşmesini bilin. Paylaşmasını becerin.
35.Kim akıllı üretir ise onun yanında olun.
Kim akılsız tüketir ise ondan uzak durun.
36.Her şeyin bir şeyini, Bir şeyin her şeyini bileceksiniz.
37.Karınıza ve çocuklarınıza vakit ayırın.
Ne kadar yoğun proğramınız olursa olsun, karınıza ve çocuklarınıza zaman ayırmalısınız. Bu bir zorunluluk değil bir zevktir.
38.Adınızı temiz tutmaya özen gösterin. Başarı bir bütündür.
İsminizi temiz tutun ki, başarı isminizi taçlandırsın.
39.İşbirliği yapacağınız insanları, birlikte çalışacağınız kişileri ve ortaklarınızı seçerken dikkatli olun.
Arkadaşlıklarınızı ve dostluklarınızı iyi kurun.
40.Çıkar uğruna, menfaat bekleyişi içinde, belli kolaylıklardan
veya imkanlardan yararlanmak hesabıyla,
uygunsuz kişi veya guruplarla ilişkiye girmeyin.
41.Kişisel çıkar uğruna, geçici kazanç için kimseyi satmayın.
42.Fikirlerinizden ve değer yargılarınızdan fedakarlık etmeyin.
Etmeyin ki önce aileniz ve yanınızda çalışanlar, sonra
iş yaptıklarınız ve çevreniz size güvensin.
43.Şeyh uçmaz. Onu müridleri uçurur. Başarıyı yakalamak, başarıyı sürdürmek, başarıyı ileriye götürmek isteyenler ayaklarını yerden kesmemeye, uçmamaya özen gösterirler.
Çünkü uçan hiçbir şey havada kalmaz.
44.Hırçın olmayın, hem kendinize hem de başkalarına huzur verin. Hırçınlıklarınızı yenmeye çalışın.
45.Dost olun, arkadaş olun. Dostunuz olsun, arkadaşınız olsun.
İnsan sevdikçe ve sevildikçe mutlu olur.
46.Yaşamadan ölmeyin. Yaşayarak ölün. Ölümden söz etmek kötü birşey ama, ölüm mukadder son.
Her faninin kaderinde var İnsan bu dünyaya bir defa geliyor.
47.İnsan ölürken yaptıklarına değil, yapamadıklarına pişman olurmuş. Son nefesinizde yapamadığınız şeyler için üzüntü duyun.
48.Eşini iyi seçemeyen, işini de iyi seçemez.
Güce sahip olduktan sonra ise onu iyi kullanın.
2.Başkasından, özellikle politikacıdan medet, ummayın.
3.Birlik ve beraberlik arayışını her işte ve her fırsatta sürdürün.
4.Karşınızdakilerin "İnsan" olduğunu hiçbirzaman unutmayın
5.İnsanların birer "Makina" olmadıklarını bilin.
6.Terfi, ödüllendirme ve cezalandırma, başarıya yol açar.
7.Adil olun. Her işte, her konuda, her fırsatta ve
herkese karşı adil olun.
8."Vicdan Huzuru" başarılı olabilmenin temel şartıdır.
9.Ayaklarınız her zaman yere bassın. Hiçbir zaman
havalarda dolaşmayın.Kendinizi kimseden üstün görmeyin.
10.Hiçbir işi "Kıyısından Köşesinden Tutmayın".
Yapacağınız iş ne ise,küçümsemeden ona sahip çıkın.
11.Hayata uyun.
12.İyilikleri unutmayın. İyilikleri karşılıksız bırakmayın.
13.Aç gözlü olmayın. "Allahıma Şükür" demesini bilin.
14.Şans, kader ve kısmet, yararlanmasını bilenler için vardır.
15.Hiç ölmeyecek gibi çalışın. Yarın ölecekmiş gibi hazırlıklı olun.
16.Dünyanın sizin etrafınızda kurulduğunu sanmayın.
17.Dostluğa ve arkadaşlığa önem verin.
18.Güler yüzlü ve tatlı dilli olun.
19.Hedefiniz nedir? Onu bilin. Dağılmayın.
Lüzumsuz şeylerle uğraşmayın.
20.Sağlıklı olun. Sağlık herşeyin başıdır.
21.Düzenli bir yaşamınız olsun.
22.Manevi dünyanız zengin olsun. Sonra maddi zenginlik gelir.
23.Bilgili olun.
24.Gözünüzü açın.
25.Risk almayı bilin. Cesur olun.
26.Güvenilir insan olun.
27.Hangi işi yapacaksanız, o işi en iyi bilenler ile işbirliği yapın.
28.Yaptığınız iş farklı olsun.
29.Müesseseleşin.
30.İşinizi sevin. İşinize sahip çıkın.
31.Tasarrufa önem verin. Tasarruf yatırım demektir.
32.Borç para vermekte, kefil olmakta dikkatli davranın.
33."İyiyi" yüreklendirin, alkış verin. "Kötüyü" ayıplayın, ceza verin.
34. Allah herkese "Bölüşmeyi" nasib etmez.
"Bölüşmek" ve "Paylaşmak" kutsal ve keyifli bir iştir.
Bölüşmesini bilin. Paylaşmasını becerin.
35.Kim akıllı üretir ise onun yanında olun.
Kim akılsız tüketir ise ondan uzak durun.
36.Her şeyin bir şeyini, Bir şeyin her şeyini bileceksiniz.
37.Karınıza ve çocuklarınıza vakit ayırın.
Ne kadar yoğun proğramınız olursa olsun, karınıza ve çocuklarınıza zaman ayırmalısınız. Bu bir zorunluluk değil bir zevktir.
38.Adınızı temiz tutmaya özen gösterin. Başarı bir bütündür.
İsminizi temiz tutun ki, başarı isminizi taçlandırsın.
39.İşbirliği yapacağınız insanları, birlikte çalışacağınız kişileri ve ortaklarınızı seçerken dikkatli olun.
Arkadaşlıklarınızı ve dostluklarınızı iyi kurun.
40.Çıkar uğruna, menfaat bekleyişi içinde, belli kolaylıklardan
veya imkanlardan yararlanmak hesabıyla,
uygunsuz kişi veya guruplarla ilişkiye girmeyin.
41.Kişisel çıkar uğruna, geçici kazanç için kimseyi satmayın.
42.Fikirlerinizden ve değer yargılarınızdan fedakarlık etmeyin.
Etmeyin ki önce aileniz ve yanınızda çalışanlar, sonra
iş yaptıklarınız ve çevreniz size güvensin.
43.Şeyh uçmaz. Onu müridleri uçurur. Başarıyı yakalamak, başarıyı sürdürmek, başarıyı ileriye götürmek isteyenler ayaklarını yerden kesmemeye, uçmamaya özen gösterirler.
Çünkü uçan hiçbir şey havada kalmaz.
44.Hırçın olmayın, hem kendinize hem de başkalarına huzur verin. Hırçınlıklarınızı yenmeye çalışın.
45.Dost olun, arkadaş olun. Dostunuz olsun, arkadaşınız olsun.
İnsan sevdikçe ve sevildikçe mutlu olur.
46.Yaşamadan ölmeyin. Yaşayarak ölün. Ölümden söz etmek kötü birşey ama, ölüm mukadder son.
Her faninin kaderinde var İnsan bu dünyaya bir defa geliyor.
47.İnsan ölürken yaptıklarına değil, yapamadıklarına pişman olurmuş. Son nefesinizde yapamadığınız şeyler için üzüntü duyun.
48.Eşini iyi seçemeyen, işini de iyi seçemez.
1 Aralık 2010 Çarşamba
Asgari ücret zam oranı belirleniyor
Hükümet, işveren ve işçi temsilcileri yarın bir araya gelerek, gelecek yıl için geçerli olacak yeni asgari ücretin zam oranını belirleyecek. Halen 16 yaşından büyük bekar bir işçi için brüt 760.50 TL, net 599.12 TL olan asgari ücrete yüzde 4 zam yapılması öngörülüyor. 01.12.2010 10:40
--------------------------------------------------------------------------------
ANKARA (ANKA) - Hükümet, işveren ve işçi temsilcileri yarın bir araya gelerek, gelecek yıl için geçerli olacak yeni asgari ücretin zam oranını belirleyecek. Halen 16 yaşından büyük bekar bir işçi için brüt 760.50 TL, net 599.12 TL olan asgari ücrete yüzde 4 zam yapılması öngörülüyor.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu, yarın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nda bir araya gelecek 2011 yılında geçerli olacak zam oranlarını belirleyecek. 5'i işçi, 5'i işveren, 5'i de devlet temsilcisi olmak üzere 15 kişiden oluşan Asgari Ücret Tespit Komisyonunda işçi tarafını Türk-İş, işveren tarafını TİSK temsil ediyor. İş Kanunu gereğince, ücretlerin asgari düzeyinin komisyon aracılığı ile en geç iki yılda bir belirlenmesi gerekiyor.
-ÜLKENİN İÇİNDE BULUNDUĞU SOSYAL VE EKONOMİK DURUM DEĞERLENDİRİLECEK-
Komisyona, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanının tespit ettiği üyelerden biri başkanlık ediyor. Komisyon, en az 10 üyenin katılımıyla toplanıp, oy çokluğu ile karar veriyor. Oyların eşitliği halinde başkanın bulunduğu tarafın çoğunluk sağladığı kabul ediliyor. Komisyon, asgari ücretin belirlenmesinde, "Ülkenin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik durumu, ücretliler geçinme indekslerini, bu indeksler yoksa geçinme indekslerini, fiilen ödenmekte olan ücretlerin genel durumunu ve geçim şartlarını" dikkate alıyor.
-ZAM ÖNGÖRÜSÜ YÜZDE 4 ARTI 4-
2011 Yılı Programında asgari ücrete yapılacak zamma ilişkin öngörüye yer verildi. Buna göre, asgari ücretin gelecek yılın ocak ve temmuz aylarında yüzde 4 artırılması planlanıyor. Bu yıl için ise öngörülerin aksine asgari ücrete, 5.3 olarak belirlenen hedef enflasyonun 2 katına yakın artış yapılmıştı. Birinci altı ayda yüzde 5.2, ikinci altı ayda 4.3 zam yapılan asgari ücretteki yıllık artış oranı yüzde 9.74'ü bulmuştu.
-16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN ASGARİ ÜCRET 599 TL-
Asgari ücret, halen 16 yaşından büyük bekar bir işçi için brüt 760.50 TL, net 599.12 TL olarak uygulanıyor. 16 yaşından küçükler için ise brüt 648, net 518.58 TL olan asgari ücret, kapıcılar için ise brüt 760.50, net 646.42 TL düzeyinde yer alıyor. Asgari ücretten 16 yaşından büyük işçiler için 161.38, 16 yaşından küçük işçiler için 129.42, kapıcılar için 114.08 TL kesinti yapılıyor. Asgari ücretin işverene toplam maliyeti 16 yaşından büyük işçiler için 924.01, 16 yaşından küçük işçiler için 828.39, kapıcılar için 924.01 TL'yi buluyor.(ANKA)
(BRŞ/ÖMR)
--------------------------------------------------------------------------------
ANKARA (ANKA) - Hükümet, işveren ve işçi temsilcileri yarın bir araya gelerek, gelecek yıl için geçerli olacak yeni asgari ücretin zam oranını belirleyecek. Halen 16 yaşından büyük bekar bir işçi için brüt 760.50 TL, net 599.12 TL olan asgari ücrete yüzde 4 zam yapılması öngörülüyor.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu, yarın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nda bir araya gelecek 2011 yılında geçerli olacak zam oranlarını belirleyecek. 5'i işçi, 5'i işveren, 5'i de devlet temsilcisi olmak üzere 15 kişiden oluşan Asgari Ücret Tespit Komisyonunda işçi tarafını Türk-İş, işveren tarafını TİSK temsil ediyor. İş Kanunu gereğince, ücretlerin asgari düzeyinin komisyon aracılığı ile en geç iki yılda bir belirlenmesi gerekiyor.
-ÜLKENİN İÇİNDE BULUNDUĞU SOSYAL VE EKONOMİK DURUM DEĞERLENDİRİLECEK-
Komisyona, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanının tespit ettiği üyelerden biri başkanlık ediyor. Komisyon, en az 10 üyenin katılımıyla toplanıp, oy çokluğu ile karar veriyor. Oyların eşitliği halinde başkanın bulunduğu tarafın çoğunluk sağladığı kabul ediliyor. Komisyon, asgari ücretin belirlenmesinde, "Ülkenin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik durumu, ücretliler geçinme indekslerini, bu indeksler yoksa geçinme indekslerini, fiilen ödenmekte olan ücretlerin genel durumunu ve geçim şartlarını" dikkate alıyor.
-ZAM ÖNGÖRÜSÜ YÜZDE 4 ARTI 4-
2011 Yılı Programında asgari ücrete yapılacak zamma ilişkin öngörüye yer verildi. Buna göre, asgari ücretin gelecek yılın ocak ve temmuz aylarında yüzde 4 artırılması planlanıyor. Bu yıl için ise öngörülerin aksine asgari ücrete, 5.3 olarak belirlenen hedef enflasyonun 2 katına yakın artış yapılmıştı. Birinci altı ayda yüzde 5.2, ikinci altı ayda 4.3 zam yapılan asgari ücretteki yıllık artış oranı yüzde 9.74'ü bulmuştu.
-16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN ASGARİ ÜCRET 599 TL-
Asgari ücret, halen 16 yaşından büyük bekar bir işçi için brüt 760.50 TL, net 599.12 TL olarak uygulanıyor. 16 yaşından küçükler için ise brüt 648, net 518.58 TL olan asgari ücret, kapıcılar için ise brüt 760.50, net 646.42 TL düzeyinde yer alıyor. Asgari ücretten 16 yaşından büyük işçiler için 161.38, 16 yaşından küçük işçiler için 129.42, kapıcılar için 114.08 TL kesinti yapılıyor. Asgari ücretin işverene toplam maliyeti 16 yaşından büyük işçiler için 924.01, 16 yaşından küçük işçiler için 828.39, kapıcılar için 924.01 TL'yi buluyor.(ANKA)
(BRŞ/ÖMR)
Asgari ücretle bir aile ancak bir hafta geçinebilir
DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, dört kişilik bir aile için açlık sınırının 830 TL, yoksulluk sınırının ise 2 bin TL düzeyinde olduğunu ifade ederek, "Asgari ücret açlık sınırının altında, 2 çocuklu bir aile kendi gereksinimlerini aldığı maaşla karşılamak istediğinde bu maaşla ancak bir hafta idare edebilir. 3 hafta muhakkak aç kalacaktır" dedi. 01.12.2010 12:50
--------------------------------------------------------------------------------
ANKARA (ANKA) - DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, dört kişilik bir aile için açlık sınırının 830 TL, yoksulluk sınırının ise 2 bin TL düzeyinde olduğunu ifade ederek, "Asgari ücret açlık sınırının altında, 2 çocuklu bir aile kendi gereksinimlerini aldığı maaşla karşılamak istediğinde bu maaşla ancak bir hafta idare edebilir. 3 hafta muhakkak aç kalacaktır" dedi.
Yarın toplanacak Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantısı öncesi, ANKA'nın sorularını yanıtlayan Çelebi, "Yarın maaşlardan ziyade, asgari ücretle çalışan milyonlarca kişinin yaşam koşulları belirlenecek. Yıllardır asgari ücret bu toplantılar sonrası değil, hükümetler tarafından belirleniyor. Zaten ücretler işverenler ile hükümet arasında daha önceden belirleniyor. Toplantıya işçileri temsil eden 5 kişi katılıyor. Onlarda işçileri ne kadar temsil ediyor ya da edebiliyor bunu değerlendirmek lazım" dedi.
-ASGARİ ÜCRET AÇLIK SINIRININ ALTINDA-
Konfederasyonlarının AR-GE bölümünün yaptığı araştırmalara göre dört kişilik bir aile için açlık sınırının 830 TL, yoksulluk sınırının ise 2 bin TL olduğunu ifade eden Çelebi, "Asgari ücret açlık sınırının altında, asgari ücret alan bir kişi ne kendisini ne ailesini geçindirebilir. 2 çocuklu bir aile verilen maşala taleplerini karşılayarak ancak bir hafta geçinebilir. Geri kalan 3 haftada ise açlığa mahkumdur" dedi.
-DİSK "ASGARİ ÜCRET KAÇ SİMİT?" KAMPANYASI BAŞLATIYOR-
Çelebi, yarın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nda yapılacak toplantı öncesi bir kampanya yürütmeye başlayacaklarını ifade ederek, "Yarın ben de Ankara'ya geleceğim. Yarın, Ankara'da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde, bölge temsilciliklerimizin ve il temsilciliklerimizin bulunduğu illerde ise bölge çalışma müdürlükleri önünde kitlesel basın açıklamaları yapılacak" dedi.
Çelebi, DİSK Yönetim Kurulu'nun yarın saat 11.00'da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde kampanyayı başlatacaklarını duyurdu.(ANKA)
(BRŞ/ÖMR)
--------------------------------------------------------------------------------
ANKARA (ANKA) - DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, dört kişilik bir aile için açlık sınırının 830 TL, yoksulluk sınırının ise 2 bin TL düzeyinde olduğunu ifade ederek, "Asgari ücret açlık sınırının altında, 2 çocuklu bir aile kendi gereksinimlerini aldığı maaşla karşılamak istediğinde bu maaşla ancak bir hafta idare edebilir. 3 hafta muhakkak aç kalacaktır" dedi.
Yarın toplanacak Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantısı öncesi, ANKA'nın sorularını yanıtlayan Çelebi, "Yarın maaşlardan ziyade, asgari ücretle çalışan milyonlarca kişinin yaşam koşulları belirlenecek. Yıllardır asgari ücret bu toplantılar sonrası değil, hükümetler tarafından belirleniyor. Zaten ücretler işverenler ile hükümet arasında daha önceden belirleniyor. Toplantıya işçileri temsil eden 5 kişi katılıyor. Onlarda işçileri ne kadar temsil ediyor ya da edebiliyor bunu değerlendirmek lazım" dedi.
-ASGARİ ÜCRET AÇLIK SINIRININ ALTINDA-
Konfederasyonlarının AR-GE bölümünün yaptığı araştırmalara göre dört kişilik bir aile için açlık sınırının 830 TL, yoksulluk sınırının ise 2 bin TL olduğunu ifade eden Çelebi, "Asgari ücret açlık sınırının altında, asgari ücret alan bir kişi ne kendisini ne ailesini geçindirebilir. 2 çocuklu bir aile verilen maşala taleplerini karşılayarak ancak bir hafta geçinebilir. Geri kalan 3 haftada ise açlığa mahkumdur" dedi.
-DİSK "ASGARİ ÜCRET KAÇ SİMİT?" KAMPANYASI BAŞLATIYOR-
Çelebi, yarın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nda yapılacak toplantı öncesi bir kampanya yürütmeye başlayacaklarını ifade ederek, "Yarın ben de Ankara'ya geleceğim. Yarın, Ankara'da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde, bölge temsilciliklerimizin ve il temsilciliklerimizin bulunduğu illerde ise bölge çalışma müdürlükleri önünde kitlesel basın açıklamaları yapılacak" dedi.
Çelebi, DİSK Yönetim Kurulu'nun yarın saat 11.00'da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde kampanyayı başlatacaklarını duyurdu.(ANKA)
(BRŞ/ÖMR)
Vasıfsız genç neye yarar?
Türkiye'nin bir numaralı sorunu size göre ne? Dış politika mı, iç siyaset mi? Yoksa ekonomi mi?
Ben, iş, aş yani "istihdam" diyorum!
Çözümünde de en önemli araçlardan biri olarak, dış politikayı görüyorum.
Dış politikamız kabuk değiştiriyor. Süreç sancılı. Daha önce sorun yaşamadığımız ülkelerle sorunlar yaşıyoruz. Yeni rakiplerimiz doğuyor.
Malum, dış politikanın "ekonomik ve siyasi" olmak üzere iki önemli sonucu var. Dönüşüm süreci uzun olduğu için henüz sonuç alamadık. Ancak enerji yatırımlarıyla, boru hatları projeleriyle, bölge ülkeleriyle ihracata önem veriyoruz. Yeni zeminler oluşturuyoruz. Bunları istihdam yaratmak için yapıyoruz!..
Sürdürülebilir büyüme için açılım şart.
***
Türkiye büyüyor. Vasıflı işgücüne ihtiyacı var. Nüfusumuzun yarısı kadın, yarısı da genç... Genç nüfus avantaj, fakat vasıfsız olması büyük dezavantaj. Genç vasıfsız işgücü, ihtiyar AB'nin de işine yaramıyor. Dolayısıyla 2050'de nüfusu yaşlanacak bir ülke olarak, bugünden önlem almak zorundayız. Acilen "Ulusal istihdam stratejisini" ortaya koymalıyız.
Fakat yine kafamız karıştı!
Yine ödevimizi yapmadık!
Oysa 2009'da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, start verince, bakanlık, Ulusal Strateji Belgesi hazırlamak üzere yola çıktı. Antalya'da istihdam çalıştayları düzenlendi. Ortaya çıkan taslak, sosyal taraflara sunuldu. İşçi ve işveren sendikalarından görüş istendi.
İşveren sendikalarının temsilcisi TİSK, "esnek çalışma" diye bastırdı.
İşçi sendikaları DİSK, Hak İş ve Türk İş, "Niye esnek çalışma? diye tutturdunuz. İstihdam Stratejisi olmadan bu iş olmaz" diye ısrar etti. Sessizce yaşanan gerilim, istihdam stratejisini kilitledi.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ne yapsın? Yaklaşan genel seçim öncesi taslağı rafa kaldırdı. Resmi Gazete'de yayınlanmasa da, "Yeni istihdam teşvik paketini" açtı.
***
Ne yazık ki, Mali Kural'ın başına gelen, Ulusal İstihdam Stratejisi'nin de başına geldi. TÜİK verilerine göre 3 milyon işsizin olduğu Türkiye'de önemli bir taslak tozlu raflara yerleşti. Kimsenin gıkı bile çıkmıyor.
İşsizlik sorununun fotoğrafını çekip, işsizlere hangi sürede, hangi politikalarla, nasıl iş verebiliriz? İşte, bu soruyu bile tartışamıyoruz...
Geçici çözümlerle işsizlik gibi yapısal bir sorunu çözmeye uğraşıyoruz!
İlkokul mezunu gençler, kentlere akıyor...
Bugün tezgâhtarlık yapan, güvenlik elemanı olan yeni orta sınıf ise lise mezunu.
O yüzden İşkur, meslek edindirme programlarını sürdürüyor.
Ancak, eldeki bilgilere göre, katılım ve başarı oranı keyiflendirici değil... İşkur bir süredir takip anketi bile yapmıyor.
Acaba, başarı sağlanamadığı için mi, keyifler yerinde değil?
Sabah
Ben, iş, aş yani "istihdam" diyorum!
Çözümünde de en önemli araçlardan biri olarak, dış politikayı görüyorum.
Dış politikamız kabuk değiştiriyor. Süreç sancılı. Daha önce sorun yaşamadığımız ülkelerle sorunlar yaşıyoruz. Yeni rakiplerimiz doğuyor.
Malum, dış politikanın "ekonomik ve siyasi" olmak üzere iki önemli sonucu var. Dönüşüm süreci uzun olduğu için henüz sonuç alamadık. Ancak enerji yatırımlarıyla, boru hatları projeleriyle, bölge ülkeleriyle ihracata önem veriyoruz. Yeni zeminler oluşturuyoruz. Bunları istihdam yaratmak için yapıyoruz!..
Sürdürülebilir büyüme için açılım şart.
***
Türkiye büyüyor. Vasıflı işgücüne ihtiyacı var. Nüfusumuzun yarısı kadın, yarısı da genç... Genç nüfus avantaj, fakat vasıfsız olması büyük dezavantaj. Genç vasıfsız işgücü, ihtiyar AB'nin de işine yaramıyor. Dolayısıyla 2050'de nüfusu yaşlanacak bir ülke olarak, bugünden önlem almak zorundayız. Acilen "Ulusal istihdam stratejisini" ortaya koymalıyız.
Fakat yine kafamız karıştı!
Yine ödevimizi yapmadık!
Oysa 2009'da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, start verince, bakanlık, Ulusal Strateji Belgesi hazırlamak üzere yola çıktı. Antalya'da istihdam çalıştayları düzenlendi. Ortaya çıkan taslak, sosyal taraflara sunuldu. İşçi ve işveren sendikalarından görüş istendi.
İşveren sendikalarının temsilcisi TİSK, "esnek çalışma" diye bastırdı.
İşçi sendikaları DİSK, Hak İş ve Türk İş, "Niye esnek çalışma? diye tutturdunuz. İstihdam Stratejisi olmadan bu iş olmaz" diye ısrar etti. Sessizce yaşanan gerilim, istihdam stratejisini kilitledi.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ne yapsın? Yaklaşan genel seçim öncesi taslağı rafa kaldırdı. Resmi Gazete'de yayınlanmasa da, "Yeni istihdam teşvik paketini" açtı.
***
Ne yazık ki, Mali Kural'ın başına gelen, Ulusal İstihdam Stratejisi'nin de başına geldi. TÜİK verilerine göre 3 milyon işsizin olduğu Türkiye'de önemli bir taslak tozlu raflara yerleşti. Kimsenin gıkı bile çıkmıyor.
İşsizlik sorununun fotoğrafını çekip, işsizlere hangi sürede, hangi politikalarla, nasıl iş verebiliriz? İşte, bu soruyu bile tartışamıyoruz...
Geçici çözümlerle işsizlik gibi yapısal bir sorunu çözmeye uğraşıyoruz!
İlkokul mezunu gençler, kentlere akıyor...
Bugün tezgâhtarlık yapan, güvenlik elemanı olan yeni orta sınıf ise lise mezunu.
O yüzden İşkur, meslek edindirme programlarını sürdürüyor.
Ancak, eldeki bilgilere göre, katılım ve başarı oranı keyiflendirici değil... İşkur bir süredir takip anketi bile yapmıyor.
Acaba, başarı sağlanamadığı için mi, keyifler yerinde değil?
Sabah
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
-
Bayilik Sözleşme Örneği BAYİLİK SÖZLEŞMESİ Madde 1- Taraflar; Bir yanda …… …….. (bundan sonra ŞİRKET olarak anılacaktır) il...
-
Erenköy Cemati Erenköy Cemati Kökleri Kelami Dergahı’na ve ŞEYH MAHMUD ESAD ERBİLİ(K.S)’a dayanıyor.ŞEYH MAHMUD ESAD ERBİLİ(K.S), tek...
-
Bugün, ülkemizde ve dünyada vuku bulan olaylar ile ekonomik-sosyal-kültürel-politik değişimleri anlayabilmemiz için; 1970’li yıllarda ort...